Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün orta yerinde bastı frene. Araba, teker izleri bırakarak zorlukla durabildi. Öne doğru savrulmamak için elleri direksiyona kenetlenmiş, vücudu kaskatı kesilmişti. Durmuş olmamıza rağmen bir süre bu katılık çözülmedi. Bekliyordu.

Arabayı aniden durdurması, bir tepkiden öte bir karardı. Aramızdaki tartışmayı bitirmek için sert bir darbe gerekiyordu. Beni susturmak istediğini anladığım için hiçbir şey söylemedim. Nefes nefeseydi. Sinir krizi geçirdiğini sandım. Sonra hiçbir şey söylemeden, yüzüme bile bakmadan arabadan hışımla indi. Bilinmezliğin içinde kaybolmuştu.
Boğaziçi, tarihinde görmediği bir sis yaşıyordu o sabah. Ne köprü ne deniz ne de İstanbul ortalarda yoktu. Hemen ardından ben de indim. Onu bulmalıydım, bir delilik yapmasından korkuyordum. Aklına soktuğum öfke güçlü bir çekimle onu ölüme doğru sürüklüyordu. Katil ben miydim, Fikret mi yoksa “Yanlış Adam” mı?
Türk Dil Kurumu sözlüğe göre “yanlış” kelimesinin iki anlamı bulunuyor:
1. Bir kurala, bir ilkeye, bir gerçeğe uymama durumu, yanılgı, hata
2. Biçimsel düşünme yasalarına uymayan, düşünülen şeyle uyuşmayan.
Kurallara, ilkelere, gerçeklere uygun biçimde yaşamak için yanılgı ve hatalarından kurtulmaya çalışan biri ama varlığıyla, düşünceleriyle dâhil olduğu her şeyle; zamanla, uzayla, günlük hayatı devam ettiren yasalarla bir türlü uyuşamayan, dahası bütün bu uyumsuzluğu kendinden saklamaya çalışan biri. Hadi size yanlışların vücut bulmuş hâlinden bahsedeyim.
Onun adı Fikret ve bu ad Clark Kent gibi ardında sakladığı şeyin aksine sıradan ve olağandı. Fikret, Peter Parker gibi duvarlara tutunup ağını fırlatamıyordu belki ama onun inandığı yahut inanmak istediği güçleri vardı. O bir kahramandı, kendinden başka kimseyi inandıramasa da…
Fikret bir tarafıyla sevilir, bir tarafıyla nefret uyandırırdı. Kendisi de anlam veremiyordu buna. İnsanları anlayamıyordu. İnsanları sevmesine rağmen kişi kişi ele aldığında kimseyi gerçekten sevmiyordu. Yaşamdan, koşullardan, zorluklardan, insanlardan aldığı her darbede, güçleneceğini sandığı zırhı daha zayıf hâle geliyordu. Oyunu bir türlü kuralına göre oynayamıyordu. “Çocuk ciddiyetiyle oynanmalı bu hayat oyunu.” derdi. Herkes kurallara riayet etmeliydi. Kimse köşelerden dönmemeli, hile yapan ebe olmalı ya da oyun dışı kalmalıydı. Fasulye varsa fasulyeliğini bilmeli, eşeklik etmemeli ve bundan çıkar sağlamamalıydı. Hep bir yağlı kayış oyunuydu aslında onunkisi. Hedefe yaklaşırdı, o kadar yaklaşırdı ki tam kayışı eline alacakken dayağı yiyen gene o olurdu. Çoğu zaman da hiç yaklaşmaz, yaşayamadığı heyecanların pişmanlığını yaşardı. “Yapmadıklarından pişman olacağına yaşadıklarından pişman ol.” gibi bir sözü düstur edinmesine rağmen hep pişman olan oydu. Söyledikleriyle yaptıkları hep tersti çünkü.
Şehirler boyu süren yalnızlıkları bitirmekti belki dileği. Bu ne yaman bir yalnızlıkmış arkadaş. Üç şehre bir salgın hastalık gibi yaydığı talihsiz illet… Rengini yanlışlardan alan bu birinci tekil şahıs hâli kimi zaman silahı kimi zaman zehriydi. Ona katlanamadığını söylerdi sürekli, dayanamazdı da. Sırtında bir kambur misali onu taşıdı, onu sevdi ve ona sığındı. Belki de onu taşımıyordu, onun ta kendisiydi.
Giriş-1. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün orta… | by Mehmet Engin Ayatar | May, 2025 | Medium