Emek üzerine düşünerek konuya giriş yapalım. Türk dil kurumu sözlüğe göre emeğin toplum bilimlerindeki karşılığı: “İnsanın bilinçli olarak belli bir amaca ulaşmak için giriştiği, hem doğal ve toplumsal çerçevesini hem de kendisini değiştiren çalışma süreci.”

Emek mutlak surette sonucu olan bir eylem. Üzerine emek uygulanmış nesne değişim geçirerek başka bir nesneye, emeği uygulayan özne emek süreci boyunca şekillenerek başka bir insana dönüşür. Emek, nesneyi de özneyi de biçimlendirir ve özelleştirir. Burada bahsi geçen emek; paha biçilmez bir resim üreten, bir çocuk oyunu oluşturan, bir ağaçtan elmayı koparan, yeşil zeytinin içine biberi koyan, bir cıvatayı sıkan ya da cerrahi bir süreci yürüten emek olabilir. Tabi ki yazımızın konusu kelimeler de; beyindeki nöronlardan, parmak uçlarına, parmak uçlarından klavyenin tuşlarına oradan elektronik yollardan bilgisayar ekranına, kim bilir oradan internet ya da basılı ortama ulaşan emeğin ürünüdür.
Emek kaçınılmaz olarak -eğer faydalı bir emek türüyse- uygulandığı nesne üzerine bir değer katar. Emek uygulayıcısı değer katılmış nesneyi kullanarak ondan fayda sağlayabilir ya da ürünü değiş tokuş ederek, onu satarak ondan kazanç sağlayabilir. Ürünün bir piyasa değeri varsa ürün metaya yani ticari bir mal hâline gelir.
Tarihin hangi kesitinde bulunursa bulunsun, hangi toplumsal düzenin parçası olursa olsun insan harcadığı emeğin karşılığı olarak bir kazanç elde etmek ister. Bu kazanç; ilkel dönemde ağaçtan topladığı meyve ya da mücadele sonucu elde ettiği av, kölelik düzeninde yatacak yer ve bir kap yemek, serf ise ailesine koruma, bir barınak, yiyecek yemek ve köleliğe yakın bir iş güvencesi, sınıfsal düzende ise her şeyi sağlayan ücret yani paradır.
Tarihsel anlamda emek biçimlerinin zorla çalıştırılmaktan -kölelikten- ücretli işçiliğe doğru evrildiğini görebiliyoruz. Son dönemde -modern ya da postmodern çağ, dijital çağ, bilgi çağı, gözetim kapitalizmi çağı vb. adına ne dersek diyelim- bu basamaklara bir emek biçimi daha eklendi: Üzerine para vererek çalışma.[1]
“Üzerine para vererek çalışma” tabiri üzerine düşünmeye değer. Hayatımızın önemli bir kısmının dijitalleştiği bu dönemde istisnasız herkes -internetle iletişime geçmiş herkes- birer içerik üreticisine dönüşmüştür. Haritalar üzerinden arama yapma ya da konum belirtme, internet alışverişi, bankacılık işlemi yapan ya da sosyal medyada sadece gezinen kişiler bile dijital dünya için veri üretirler ve bunu yaparken de en azından telefon ya da internet faturası öderler. Ortalama internet kullanıcılarının büyük çoğunluğu bir adım daha atarak çeşitli sosyal medya mecralarında fotoğraf, yazı ve video paylaşırlar. İçeriği ve değeri ne olursa olsun bütün bu paylaşımlar veri kaynağıdır ve zamana ve paraya mal olurlar. Önemli sayıda insan bir adım daha atar ve ücretli üyeliklere geçip daha düzenli içerikler üretirler ya da daha özel içerikleri tüketmek için emek sarf ederler.
“Üzerine para vererek çalışma” emek biçimini güdüleyen şey nedir? Manevi tatmin, popüler olma isteği, aidiyet duygusu, hayatın sıkıcılığından kurtulma isteği, para kazanma hedefi, portföy oluşturmak, isim yapmak gibi nedenler üzerine elbette düşünülebilir. Biz sebepleri bir kenara bırakıp sonuçlara odaklanalım.
Bu emek biçiminin yarattığı -sanal, dijital- düzenin olumlu sonuçları; insanlığın oluşturduğu kümülatif veri kaynağına -ki günümüzde yapay zeka sayesinde veriyi işlenmiş olarak da elde edebiliyoruz- kolaylıkla ulaşabilmemiz, dünya çapında ortak bir bilinç yaratmaya giderek daha çok yaklaşmamız, gelişen iletişim kanalları ile coğrafi, kültürel -en önemli kültürel engel “dil”in bile aşılmak üzere olduğu söylenebilir- engellere meydan okumamız ve televizyon ve gazete çağındaki filtrelenmiş medya haberleri yerine seçme şansımızın daha fazla olduğu bir haber alma ortamına kavuşmuş olmamız ilk akla gelenler.
Lakin biz buraya -yazının başlığından da anlaşılacağı gibi- “olumsuz” konuşmaya geldik. Kelimelerle başlayalım ve onlarla bitirelim.
Herkesin bir biçimde kelimelerle kendini ifade ettiği bu ortamda bir çeşit kelime enflasyonu oluştuğunu söyleyebiliriz. Bol bulunan, kolay ulaşılan her şey gibi kelimelerin de değeri hızla düşüyor ve bu hengâme içerisinde değerli olan anlatımlar kaybolup gidiyor. Dahası yapay zekânın saniyelere sığan kelime, cümle ve anlatı üretimi bu enflasyonu iyice körüklüyor.
Dijital dünyanın muhteviyatını oluşturan kelime, ses, resim, fotoğraf ve videolar üzerinden para kazanan insanlara gıpta etmemek mümkün değil. Söz konusu materyalin niteliği, anlamı, içeriği hep tartışılabilir olmasına rağmen üreticinin başarısı göz ardı edilemez. Sanal okyanusun üzerine çıkan bu içerikleri yukarı taşıyan nedenler nelerdir? Az çok tahmin etsek de bu başarının sırrına asla vakıf olamayız. Belki de yanıtlar insanın ve toplumun karmaşık yapısında saklıdır. Sorunun cevabını idrak edemesek de, başarısız olsak da denemeye -yazılar yazmaya, fotoğraf ve video paylaşmaya, içerik üretmeye, üstüne para vererek üretmeye ve tüketmeye- devam ederiz.
Bu küçük içerikler değer taneleri olarak birikir birikir ve dünya çapında muazzam servetlere ve sermayelere dönüşürler: Youtube, facebook, istagram, tiktok, medium… Büyük paraların kısa vadede ve az emekle kazanılabilme olasılığı kaçınılmaz olarak hayal tacirliği ve fırsatçılığı kızıştırır. Bir milyon takipçiye nasıl ulaştım, Medium’da şu kadar doları nasıl kazandım, Instagram’da para kazanmanın yolları, borsa ve kripto para piyasası analizi yapan algoritmalar… Hayal ticareti dijital dünyanın sınırlarını aşıp günlük hayatımıza da dâhil olmuştur çoktan; yaratıcı yazarlık kursları, yaşam koçluğu, ruhsal enerji bio enerji yoga eğitimleri, hızlı okuma ve dikkat artırma akademileri… Ve bütün bunların sanal dünyadaki reklamları.
Milyarlarca insanın kelimelerle, ezgilerle, görüntülerle, kodlarla ve parayla oynadığı bir kumar masasıdır artık internet. Sayılamayacak kadar çok ses, görüntü ve değersiz kelimenin kaotik ve gürültülü birleşiminden tek bir renk çıkar: Beyaz. İçinde tüm renkleri barındıran ve onları silen bir beyaz. Herkesin aynı yerde fakat yalıtılmış olarak sürekli konuştuğu, haykırdığı ama kimsenin birbirini dinlemediği, tek kişilik milyarlarca beyaz odadan oluşan bir habitattır sanal dünya.
Olumlu ve olumsuz yönleri ne olursa olsun artık beyaz odadan bir çıkışın olmadığı ortada. Radyo, televizyon, bilgisayar, internet ve yapay zekâyla her bir tuğlasını ellerimizle ördüğümüz bu beyaz oda artık evimiz. Kesif sessizliğin içinde susan değersiz kelimelerimizi bakalım kimler duyacak?
[1] Ritzer, G. (2021), “Sosyolojiye Giriş”, İletişim Yayınları