Belki de onu kadınlar bu hâle getirmişti. İnsan hep mi yanlış kadınlara meyleder? “Abi bende olmayanı arıyorum.” derdi. Sanki ne aradığını bilirmiş gibi. Kadınlara böylesi tutkun olup onlardan kaçmak neyin nesiydi? Kaçtığı kendisiydi belki de. Aşk, onun kronik hastalığıydı. Eğer âşık değilse boşluktaydı. Kafasında muhakkak birileri olmalıydı. Midesi ve kalbi arasında bir yerdeydi beyni. Midesinden kurtulsa kalbine yakalanır, kalbine söz geçirse ekmek davasından alırlardı aklının zindanlarına. Kronik bir depresyon hâliydi bu. Parasızlığına söz geçiremeyen mühendisliğinin itibarı da yerdeydi hâliyle. Evet, o bir mühendisti ama kendisine sorulduğunda mühendisim demek en son aklına geliyordu. Mühendislik çok az yeniliği barındıran geleneksel mesleklerden olmak üzereydi, ona göre. Artık tarım ve sanayi devriminde olduğu gibi, hayatımızı baştan aşağıya değiştirecek gelişmeler olmayacaktı. Bilim ve kapitalizm, Orta Çağ’a girmişti. Onu inandıramazdınız, saatlerce bu konuda tartışabilirdi.

Okuduğum kitaplar bana yalan söylüyor, derdi. “Okumayı bırak yaşa o vakit.” dediğim zaman kızardı. “Olsun onların yalanları daha nitelikli ve zararsız.” diyerek kendini avuturdu. Ölmeden bir roman yazacağını söylerdi. Hiçbir zaman yazmayacağını ben de o da biliyorduk. Kaç kez başladı bu romana bilseniz. Taptığı cümleler kaç kere bir eser olmayı başaramadan yarım kaldı.
Duygularını yazı ve şiirle kaplı birkaç deftere saklamıştı. Hiç inanmadığı bir dinin dualarını tekrar edercesine sık sık onları okur, geceleri sayfaların arasına gizlenirdi. Nerede kaldığını bilmeyen, tek dileği şiirlerin arasında kalmak olan bir ayraç gibiydi.
Sayfaların arasından çıksa, bir inkârcıya dönüşür, “Şiirin dönemi kapandı abi.” derdi. Duygusal ahenk, eski çağların âdetiydi. Bir sütuna, bir tonoza işlemeler yapmak; katedrallerin üzerlerini heykellerle donatmak, bütün bir kubbeyi minyatürlerle süslemek gibi işlemek yazının hülyası şiiri eskinin işiydi. Şimdi her şey kolay, sentetik ve bol üretilen nitelikteydi. Bu seri üretim ve tüketim curcunasında nadide bir eser yazılamazdı, yazılsa da bir anda tüketilir ve unutulurdu.
“Ben bir roman kahramanıyım.” derdi arada bir. Hakikaten de öyleydi. Bıktığı şey, roman kahramanı olmaktı zaten. Bu hayali dünya, onunla başlamış ve onunla bitecekti.
Kader, insanın seçim hakkının elinden alınmasıdır. Burada özne; tanrı, doğa ya da evren olabilir. İnansa da inanmasa da her insan alınyazısını yaşamakla yükümlüdür. Ancak kahramanlar bu kaotik yazgıya meydan okuyabilir.
Fikret de meydan okumak üzere sisin içine daldı. Nereye gittiğimi bilmeden onu aramaya başladım. Hiçliğin içinde zayıf bir köz ışığı gördüm. Öz yitimini tamamlamak üzere olan Fikret son sigarasını içiyordu.
Ona ulaşmalıydım. Onun ‘Yanlış Adam’ olduğundan emin olmalıydım. İlk adımı attığımda tan yerinde patlayan ışıklar sis katmanlarını deldi ve duman aralandı. Onu gördüm. Artık çaresi yoktu, bu hikâyeye noktayı koymalıydım.
Hayatı boyunca cinayet mahallinde dolanıp durmuştu. Yanlış bir dünyada doğru bir adam olamazdı. İnsan kendine söylediği yalanların deliliğindedir bazen. En büyük yalan, Fikret oluşunda saklıydı.
Adımlarımı hızlandırdım. Eğer karşımdaki adam hâlâ Fikret ise onu köprüden aşağıya atacaktım. Ama o seçimini yapmıştı. “Bütün yanlışlara!” dedi ve kendini boşluğa bıraktı. Şimdi size tek bir seçimin hikâyesini anlatacağım. Sayfalar boyunca doğrunun yanlışa, aydınlığın karanlığa, varlığın yokluğa, yaşamın ölüme ya da her birinin aksine döndüğünü, sıradan bir insanın nasıl bir kahramana, Fikret’in nasıl “Yanlış Adam”a dönüştüğünü göreceksiniz. Aklımızın panolarına bu dev afişi asmanın ve kalbin durduğu çizgiye bu çiviyi çakmanın zamanı geldi.