Daha fazla uzatmadan olayların başladığı geceye dönmek istiyorum. Mekânımız, Ankara. Bu şehir bizimdir. Bizim gibi adamların şehridir. Sıradanlığıyla bütün anılarımızı doğrayan, soğuğu ve geceleri müthiş tenha ve tavrını zor zamanlarda belli etmiş bir yerdir Ankara ve Ankaralılar haricindekiler, özellikle deniz kenarı yerlerden gelenler için bir kâbustur. Onlar için sevimsiz, itici ve puslu bir diyardır. Fikret’in bu tiplere sinir olduğunu söyleyebilirim. Gurbet bilmeyen, parasızlık çekmemiş insanların bu şehri anlaması tabii ki düşünülemez. “Ankara’da alışveriş merkezinden başka bir şey yok.” serzenişlerine karşı “Ulan benim çocukluğum, gençliğim var burada daha ne olsun?” diyesi gelir. Bir memleketin kalbi burada atar.

Sakarya Caddesi öğrencilerin ve kaybedenlerin toplandığı mekânlar topluluğudur. Bu kaybedenler genelde elli yaş üzeri erkekler ve depresif gençlerden müteşekkildir. Yaz aylarında 23.00, kış aylarında ise 21.00’den sonra bu caddede dolaşılmaması daha sağlıklıdır. Ankara’da özgürlükler bir yere kadardır. Öyle her yola gelmez bu şehir.
Sakarya Caddesi’nde ne arıyordu, sanırım kendi de bilmiyordu. Güneş batmamış olmasına rağmen gün sıcaklığını kaybetmişti. Meyhanelerin sokak masalarında demlenmek için uygun bir saatti.
Gençlerin oturduğu kafeleri sevmezdi. Üniversite gençliği ona doğal gelmezdi. Yaşlı, alkolik ve kaybetmiş amcalar ona daha uygundu. Onlar bu şehrin gerçek dokusuydu, sonradan görme gençlere benzemezlerdi. Kimi bir parça peyniri rakısıyla, kimi sabahtan akşama birasıyla oradaydılar işte.
Fikret de oradaydı. Bütün gün yüzünde ağır bir mısra dolanıp durmuştu. Artık olanlara hükmedemiyordu. Zamanın içerisinde dolanan kayıp bir tekerleme gibi durmadan tekrarlıyordu kendisine verdiği sözleri. Geleceğe dair verilen bu yeminlerin anlamı neydi? Hiç konuşmadığı günlerden birinde -ki haftalarca konuşmadığı olurdu- “İnsanın kendine verdiği sözler vardır.” deyip çekip gitmişti. Bu insanoğlunun verdiği sözleri tuttuğu vaki mi? Siz cevap verin, tabii ki tutmadı Âdem’den beri. Ağaç, elma, cennetten kovulma gibi konulara girmek istemiyorum şimdi. Tanrıya verdiğin sözü tutmamışsın, kendine verdiğin sözü mü tutacaksın. Sözler tutulmaz, hiç tutulmadı zaten ama adamımızın mahareti, bunlardan pişman olmasında. Pişman olmaktan bir gün olsun vazgeçtiğini görmedim. Vicdanı her daim havlayan azgın bir köpekti ruhunun ıssız mahallelerinde.
Sonunda ayık kafasına daha fazla tahammül edemeyip birahanelerden birine oturdu ve içmeye başladı. Zaman geçtikçe alkol düzeyi artıyor, bardaktaki bira gibi köpürdükçe köpürüyor, kendisiyle kavgasına devam ediyordu. Bir ara kendinden uzaklaştı ve ahaliyi izlemeye başladı. Ne çok yüz vardı, hayret! Beşinci biradan sonra yüzler kaybolmaya, vücut devinimleri silikleşmeye, sesler anlamsızlaşmaya başladı. Bir süre sonra tek duyduğu, kalabalığın derin uğultusuydu. Hiç âdeti değildi oysa böyle içmek.
Galiba ağlayacağım
Bugün ne olur…
Ne olursa olsun
Şu içimdeki çığlıkları
Biri olsun duysun