“Ben buraya oturduğumdan beri içiyorum. Bu şehir beni unuttu. Ben hiçbirinizi unutmuyorum. Hele ki seni unutmak, ne mümkün? Bu yazıları yazmamak için ellerimi kesmem gerek. Sen kim bilir İzmir’de kiminlesin? Bu kalabalıklar içinde beni sensiz bıraktın. Alsancak Meydanı göğe yükselip tepene çöksün emi! Tamam, yürüyüp gidemiyorum buralardan, bu eğitimi bırakamıyorum. Ben mi istedim mühendisliği, tamam ben istedim ama sonra da istemedim. Allah benim cezamı versin. Zaten vermedi mi? Varsa versin tabii. Tövbe tövbe, varsa diyor bir de! Konuş sen konuş daha, cehenneme odun olduğunda görürsün ebenin yanan örekesini. Yahu bu işin bir çıkar tarafı yok mu? İstemediğim şeyi bir ömür yapacak mıyım ben. Yapacaksın hem de eşek gibi!”
Kabul edemiyordu, bir türlü mühendis olduğunu, kabul edemiyordu. Kendini çok mu büyütmüştü gözünde yoksa genetiği mi bu işe yatkın değildi?

Derste hocayla atışıp gelmişti o gün. Hüznüne daha soylu bir gerekçe aramasına rağmen bu kadar içmesine asıl neden buydu. Ankara civarındaki küçük dağları yaratan hoca karşısında, bizim akıllının çıkışları gerginliğe neden olmuştu. Ders mükemmel bir İngilizceyle anlatılmış fakat çoğunluk konuyu anlayamamıştı. Ekseriyet “Nasıl olsa fotokopilerden çalışıp biz bu işi çözeriz.” derken Fikret bu durumu kabullenememişti. Fotokopi ne demekti? Üniversite düzeyinde konuyu anlayamıyorsan kitabı açıp okumak gerekti. Bütün bir lisans eğitimi fotokopiyle bitebilirken kitap açmak bizim yanlış adama düşüyordu tabii. Ayrıca neden ecnebi dilindeydi bu eğitim? Öğrenciler Türk, hoca Türk ama havada uçan dil İngilizce… “Ya anlamıyorum ve içimden haykırmak geliyor.” derdi fakat gökyüzünden indirilen hocaların umurunda değildi tabii bu. Bu kadar adam oraya bir şeyler öğrenmek için toplanmamışlar mıydı? İngilizcenin duyanlara iyi geldiği, kulakların pasını sildiği, iç yağları erittiği dünya çapındaki sanat ve kültür çevreleri tarafından kabul görmüş gerçeklerdi.
Hoca hiç kimsenin anlamadığını fark etmiş olacak, birden durdu ve söylenmeye başladı. Söylenmek değildi bu, hakaretti düpedüz. En ağırına giden “Kullanılmayan beyin, rakının yanında meze olur ancak.” sözleriydi. Sırtından terler akıyordu. Ortalaması ikinin altındaydı. Acaba konuşmaya hakkı var mıydı? Hoca birden durdu ve sordu: “Bana katılmayan var mı?”. Fikret elini kaldırdı. İnanamıyordu; yalnızdı, gene yalnızdı. Bütün gözler ona çevrildi. Hoca kurnaz bir gülümsemeyle söyle bakalım dercesine baktı. “Hocam izin verirseniz düşüncelerimi Türkçe ifade etmek istiyorum.” dedi. Bir İngiliz asilzadesi olan hoca izin vermedi tabii ki hangi çağda yaşıyorduk, ne demek Türkçe ifade etmek? İngilizcenin dil sınırları içerisinde ifade edilemeyen hiçbir şey zaten Türkçe anlatılamazdı. Burada bir fire verilirse bu toplumun geleceği nereye giderdi? Orta Asya’dan at sırtında gelen bu dilin kesinlikle hiçbir bilimle temas etmemesi gerekirdi. Yoksa bilim de ne olduğunu şaşırabilirdi. Keşke bin yıl önce biz bu Türkçe sevdamızdan vazgeçmiş olabilseydik. Belki o zaman büyük medeniyetlerin arasında yer alabilirdik. Tek dişi kalmış olmasına bakmayın hâlâ ısırdı mı koparan medeniyetlerdir bunlar. Asil medeniyetlerden birine mensup olduğu kolayca anlaşılan hoca “hayır” anlamında bir şeyler söyledi. Fikret, “O zaman ben de düşüncelerimi paylaşmak istemiyorum.” dedi ve oturdu. Sırtından akan terlerin nerelere ulaştığı bence malumdur. Hoca da afalladı ama bozuntuya vermeden dersine devam etti. Daha sonraları kahramanımızın şanına yakışacak şekilde, “Acaba o gün Fikret ne söyleyecekti?” söylentileriyle ünü devam etti. Herkeste acı tatlı bir anı olarak kalacak bu ün, Fikret’te hüzne yol açtı. İkinci derse girmedi ve okuldan ayrılıp Kızılay’a gitmeye karar verdi. İçmekten başka çıkar yol kalmamıştı.