Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun, durun biraz
Kaybolan günlerim için, hesap sorun, sorun biraz
Güzel bir kumral uğruna, küstüm esmer beyazlara
Bu akılsız garip başa şimdi vurun, vurun biraz
Bu şarkıyı ilk kez ne zaman dinledim, bilmiyorum. Şimdi işten eve doğru yol alırken arabamın radyosu bu şarkıyı çalıyor. Sizi şaşırtmak isterdim ama ben de yaşıma uygun olarak radyo kanallarından birkaçını Klasik Türk Müziği yayın yapan istasyonlara ayarladım. Niyetim trafik çilesine boğulan şu dakikaları günlük rutinden bir nebze olsun ayırabilmek.

Altmış yaşımı doldurduğum “bugün” bile rutinlerin ağırlığından kurtulamıyor. Evde beni bekleyen bir doğum günü kutlaması var biliyorum. Ama olacakları da iyi biliyorum. Her akşam tekrarlanan iki duble teselli rakısının mezelerine bir de pasta eklenecek o kadar. Eşim, mutsuzluğun ifadesiz gözleriyle gülümseyecek ve “İyi ki varsın.” diyecek pasta kesildikten sonra. Kızım bitmeyen neşesine saklayacak mutsuz evliliğini ve hayırsız damadımızın şehir dışı seyahatlerinden birinde olduğu için katılamadığını söyleyecek ben udu elime alırken. Oğlum, hadi bir sigara içelim diyerek hiçbir derdimize ortak olmadığını anlatacak. Sonra her biri kendi köşesine çekilecek, ben bu şarkıyı mırıldanırken.
Bu hayatı kurmak için ne çok emek sarf etmişim meğer. Mutsuzluğun inşası zaman alıyormuş, anladım. Ev, araba, en azından yarını düşünmeyecek kadar para, mobilyalar, beyaz eşyalar, küçük ve gereksiz ev aletleri, telefonlarımız, bilgisayarlarımız ve daha sayamadığımız birçok şey; sahip olduklarımız konfor alanımı oluşturuyor. Aslında “alan” kelimesi tam olarak bu durumu açıklamıyor. Belki de “ortam” demek daha doğru. Gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, hissettiğimiz her şey bu üç boyutlu ürünler evrenine ait. Seçtiğimizi sandığımız bütün bu şeyler aslında bizi hiç durmadan şekillendiriyor ve bizleri kendi dünyalarına ait bir şey haline getiriyor. “Şey” kelimesinin belirsizliği size uymadıysa; “nesne”, “aygıt” veya “araç” da denilebilir.
Şimdi siz altmış yaşına gelmiş bu herifin kendini eğlemek için sayıkladığını düşünüyor olabilirsiniz. Belki de haklısınız. Yorgunum, öyle yorgunum ki artık umut etmeye bile mecalim yok. Hayaller mi? Kimi geceler kâbusların temasını oluşturmak haricinde uğradıkları yok. Rüya gibi uçan yıllar, istesem de durmayacağınızı biliyorum. Hatta daha da hızlanacaksınız, dörtnala ölüme doğru. Doğum günümde ölümü düşünmek artık garip değil biliyorum.

Ben yaşlanırken her şeyi tüketen zamanın ritmini sürekli artırması ne sinir bozucu. O bir cellat değil, sabırlı bir işkenceci; gençliği, aşkı, umutları bir bir alırken artık her ısırığı daha büyük parçalar koparıyor. Kaçmak, kurtulmak mümkün değil.
Belki anlatamadım içimdekileri. Ürünlerin yarattığı kupkuru, yavan, bayat ve kendini sürekli tekrarlayan bir felsefenin şekillendirdiği bu evrenin içinde eskimiş bir herife dönüşmek sinirlerimi bozuyor. Artık konuşacak kimsenin ve konunun bulunmadığı bu tatsız günlerde şarkılarla söyleşmekten başka bir şansım yok. Rüya gibi geçen yıllar bilin ki gittim, gördüm ve yenildim.
Eskimiş Herif. Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun… | by Mehmet Engin Ayatar | Jun, 2025 | Medium