Sakarya’yı oldum olası severdi. Sakarya Caddesi de onu kabul etmişti o gece. Bir yandan çalan türküye vermişti kulağını:
Emirdağ’la Çatallı’nın arası/ Çekilmiyor ayrılığın yarası/ Ne dedim ki kömür gözlüm ben sana/ Yine geldi ayrılığın sırası da yaman sırası.
Bu türküler gerçekti, içinde ne geçiyorsa yalan yoktu. Oysa bugünlerde yalanlar revaçtaydı. Dün akşam televizyonda izlediği reklamlar geldi aklına. Reklamdaki genç, bir tarife icat ettik, devrim yaptık diyordu. Neyi devirdin arkadaş, sen kimsin? Devrimi bir tarifeye dönüşmek derdindeki bu genç belli ki yalan söylüyordu. Bir başka reklamda bisküvi için sevgilisiyle kavga eden bir vatandaş vardı. “Ulan bir bisküvinin hesabı mı olur dangalak.” diye geçirdi içinden. Reklamlara maruz kaldığı her an zihnine aşılanan bencillikten ne kadar etkilenmişti, bilmiyordu.
Dersi yarım bırakıp fakülte binasından çıktığında telefonu çalmıştı. Bilinmeyen bir numaradan gelen genç ve sevecen kadın sesi iptal talebinde bulunduğu kredi kartı kararından vazgeçmesi için ona yeni tekliflerde bulunmuştu. Bu sesi ne kadar sevmişti. Yalnızlığına dokunan sihirli kadın sesi onu ikna etmekte zorlanmamıştı. İstediğini elde etmiş ve başka bir işlem yapmak istemediğini öğrendikten sonra telefonunu kapatmıştı. Güzelliğin ardına saklanan ne çok yalan ve çıkar vardı bu dünyada…
Bir yanılgı, zorunlu yaşanılan masallar diyarıydı hayat. Seçme şansı yoktu, zaten her şey seçilmişti. Hangi hastanede ne koşullarda doğacağı, nasıl bir eğitim göreceği, anne babasının kimler olacağı, hangi mesleği seçeceği, gelirine göre nasıl bir hatunla evleneceği, vesaire vesaire.

“Benim oğlum fenci olacak, adı belli bir mesleğin olsun evladım… Adı belli olmasın be kardeşim, bu işin de adı belli olmasın. Sen kızım, fahişe ol adı belli bir mesleğin olsun, sonuçta dünyanın en eski mesleği. Benim adımı da silin nüfus kütüğünden, artık adım sanım belli olmasın. Adıma kayıtlı ne varsa kaybolup gitsin. Mühendislikten başlasınlar silmeye. Mühendislerin düşünce tarzı fazlasıyla doğrudan şekerim, kusura bakma ama sen de öylesin, hiç duygusal değilsin. Burcun çok evcil, duygusal ve beceriksiz, gelirse bir hayır yükseleninden gelecek. Erkek dediğin ağlamaz, sen ne ağlayıp duruyorsun. Hem ağlıyorsun hem utanıyorsun. Ulan ben kimim? Çok mu alkol aldık acep? Yazar olacaksan uzun cümlelerin olmalı şu kafandan geçirdiğin cümlelere bak, senden yazar olmaz. Benden adam olmayacak anlaşılan garson en iyisi sen bana bir bira daha ver. Adam dediğimiz tür yaklaşık olarak elli sekiz bin yıl önce ortaya çıktı. Ama ben hâlâ adam olmadım. Evrimsel bir yanılgı bu adam dediğimiz şey. Hiçbir sorumluluk hissetmeden üreyen, bütün doğa kurallarını hiçe sayan ve kendini bu kuralların dışında kutsal bir varlık olarak gören huzursuz canlı. Dengeleri bozan dengesiz yaratık, insanoğlu… Adam oğlu ya da âdemoğlu ve yahut herifçioğlu… Maalesef orta yaşı geçmiş dişi insan türü için bu adamların çoğu evrimde bir alt basamağa düşerek herif olmuşlardır fakat ben henüz adam olmadığım için o seviyeyle ilgili bir bilgim yok.”
Sokak akışını bir nebze azaltmıştı, saat dokuza geliyordu. Bir ara, lisedeyken gittiği dershaneye takıldı gözü. O dönem bütün Ankara dershaneye gidiyordu. Fiziki olarak bütün öğrenciler oradaydı. Ruhen bütün veliler de dershanelere kayıtlarını yaptırmıştı. Dershane adeta bir ibadethaneydi. Türkiye çapında sınavlar düzenlenir, azizlerin dereceleri duvarlara asılırdı. “En çok çileyi çeken ermişler bu arkadaşlardır.” diyerek ilan edilirlerdi. Çilehanelerde -ki bunlar özel sınıflar olurdu genelde- çilelerini dolduranlar derviş mertebesine yükselirdi. Büyük dinlerin genelde tek kitabı olurken bu dinin birçok tarikatı ve kitabı vardı. Her dershane ayrı tarikattı ve her tarikatın ayrı dershanesi vardı. Her tarikatının ayrı, her dersin ayrı, konu anlatımlısı ve soru bankası kitapları vardı. Bu kitaplara hatim indirilirdi. Her tarikatın müritleri toplu deneme sınavlarında zikir çekercesine bütün soru tiplerini tekrarlar, ezberler ve bu yolda -her derviş gibi- akıllarını yitirmeye biraz daha yaklaşırlardı. Adı belli mesleklere ancak adı ve şekli belli olan sınav sorularıyla ulaşılabilirdi. Bir hat sanatçısı ustalığıyla yuvarlakların içi doldurulmalı, bu garip hayatın dışına bir nebze olsun çıkılmamalıydı. Bu irfan yolunda yanlışlar hep doğruları götürürdü. Affedici değil cezalandırıcı bir dindi bu anlayacağınız. Her dinde olduğu gibi bu dinin de inkârcıları türemişti. “Ben hiç çalışmadan yapabiliyorum, zaten dershaneye gitmeden de kazanırdım” diyen bu kâfirler meydan okudukları dinin kazanımlarını elde etmekten hiç de geri durmazlardı. Son olarak bu dinin kadimleri her sene sınav sistemini değiştirerek acıyla bir kez daha sınardı inananları.
Az mı çilesini çekmişti buraların? Lise ve üniversite yılları, birbirini kovalamıştı. Hafızası mı zayıflıyordu? Eskiyi hatırlamak ne güçtü artık. Gençliğin ilk yıllarından ne kadar az şey kalmıştı geriye. Bir “an”ın darağacında sallanır gibi hissetti kendisini. Aslında ne geçmiş ne de gelecek vardı. Zaman, sadece şimdiden ibaretti.