Ortalık kararıyordu ve Mithatpaşa’ya doğru tinerciler kendilerini belli etmişlerdi. Türkü barların piyasa eserleri, artık daha net duyuluyordu.
Bu arada sigara üzerine sigara yakıyordu. Kim bilir içindeki hangi yangını boğmakla meşguldü. Yangın yönetmeliğine göre bu karakterdeki bir adamın mutlaka yangın çıkışı olmalıydı fakat o kendi içine sıkışıp kalmıştı. Türk’ün yönetmelikle imtihanı gibi bir şeydi onunkisi. Uygunluğu ve uygulanabilirliği araştırılmadan uyması istenmişti bütün kurallara. Kurallara, kural koyanların büyüklüğüne inanıyordu. Teknik, ürünleri en verimli olacak şekilde optimize ederken, hukuk keskin çizgilerle insanların sınırlarını belirlemiş ve onlara son şeklini vermişti. Onlara güveniyordu, güvenmek istiyordu. Monte edilecek bir şey aldığında eksik parça çıkmayacağına inanıyordu. Teknik kitaplar muhakkak anlattıkları dalda yetkindiler. Közde kestane aldığında içinden acı bir tane bile kestane çıkmazdı, çıkamazdı. İnsanlar kurallara uymuyorsa bu onların sorunuydu, kuralların değil. Öylesine güveniyordu işte.
“Kendin doğru yaşamıyorsan, insanların doğru yaşamasını beklemeyeceksin.” derdi. Yanlış Adam nasıl doğru yaşayabilirdi? İşin doğasına aykırıydı bu. Bir tatlıcıdan sürekli kazandibi yerdi bir ara, idealar dünyasındaki tatlıyı bulmuş gibiydi ama adam işleri büyütüp birkaç dükkân daha açınca kaliteyi düşürüverdi. Elinden alınan sadece bir tatlı değildi Fikret’in. Bu ona yapılmış bir hakaretten çok insanlığa yapılmış bir hakaretti. Bu nasıl bir zihniyetti. ABD’nin hamburgeri kötüyse kötüydü ama her daim kötüydü, aynı derecede kötüydü. Hayal kırıklığı yoktu yani işin içinde. Bizimkisi ise mükemmel bir iş yaparak herkesi sevindirmiş, bir sürü anıya dâhil olmuş ve gülümseten cümlelerin içinde geçmeye başlamışken kaliteyi düşürmüştü. Bunu yapamazdı. Bunları düşünürken oturduğu yerin karşısındaki tatlıcıya baktı. Orasıydı işte bahsi geçen yer. İçinden molotofkokteyli yapıp camına atası geldi bir an. Birçok adam ekmek davasını sana bağlamış en azından onlara yapılmaz bu, diyerek iç geçirdi. Bu iç geçirişi uzun bir soluk vererek tamamladı. Daha çok bir sarhoş soluğuydu bu. Artık kalkmanın vakti gelmişti galiba. Şehrin tenhalığı henüz çökmemişti, sokaklar hâlâ kalabalıktı.

Bu kalabalıklar nereden gelip nereye giderler, diye düşündü. Bu insanlar kocaman bir koronun mensubuydular aslında. Tek sesli bir arabesk müziği korosuydu bu. Herkes yerli yerinde şarkısını söylüyordu işte. Herkes bir şekilde görevini ifa ediyordu. Her sabah işlerine giderler ve evlerine dönerlerdi. Herkesin icra edilen şarkıda basması gereken bir nota ya da vurgu yapması gereken bir ezgi vardı. Kimisi için trafikte korna çalmak, kimisi için yere tükürmek ya da ritme uyarak muhakkak asık suratlı olmak gibi. Müziğin ahengi buradan geliyordu.
Trafikte iki dakika sabrı olmayan bu şehir insanları tarafından, eve varıldıktan sonra mutlaka dört saat televizyon izlenirdi. Sessizliğimizi bir türlü dağıtamayan televizyon kendi sesiyle yaşadığımızı hatırlatırdı bize. Onu sever, ona tapardık. Dev gibi olanları makbul hâle geldi sonra. Koca bir kerhane açılmıştı evlerimizin orta yerine. Ruhunu satanlar mı ararsınız, kan revan şiddet pornosu mu ararsınız her şey vardı bu kutuda, yalnız gerçekler yoktu. Haber almak yoktu mesela. Bu devasa koronun ahengi ve ses rengi bozulmasın diyeydi bunlar. Sürekli açık bıraksa da seyretmiyordu son zamanlarda televizyonu, izlemeliydi hâlbuki. Bu koronun içerisinde yanlış tonlamalara neden oldu bu hareketleri. Tiz bir sesten kötü bir şey yoktur. Fikret akıllı ol, dedik dinlemedin. Kreşe gittin uyum sağlayamadın, okula gittin uyum sağlayamadın, dersine çalış dedik çalışmadın, doğru dürüst para kazan dedik yapamadın, evlen dedik evlenemedin. Sen ne yaptın, ekranı bir türlü takip etmedin, bu kalabalıkların sesine bir kulak ver hele. Ruhumuz bizim o sihirli kutu. İzlemedi, izleyemedi, varsa yoksa düşündü. Hep gereksiz şeyler düşündü Yanlış Adam. Birahaneden kalktı ve yürümeye başladı; yürürken de düşünmeye.
“Bizim hikâyelerimiz neden Amerikan filmleri gibi mutlu sonla bitmiyor, söyleyin bana ey kalabalıklar. Hadi susma dönerci kardeş, sen neden bu ateşin karşısında sabahtan akşama döner gibi pişmektesin. Ekmek parası diyeceksin saygım sonsuz, helal sana. Bütün küfürlerimiz yerine, lanet olsun, kahrolası koyabilsek belki bizim de mutlu sonlarımız olacak. Bana terbiyesizlik yapana ben küfrederim arkadaş, içimden de olsa ederim. Ama bu içimizde patlayan küfürler bizi bir yere götürmez. Mutsuz sonlara götürür. Amerikalılar gibi lanet olsun deyip rahatlamalıyız ve mutlu sona ulaşmalıyız. Ulaşamıyorsak kusarak rahatlamalıyız onlar gibi, içimizde tutmamalıyız.”
Oysa o her şeyi içinde tutuyordu. Şimdi açık havada yürümek iyi geldi biraz. Hava da Ankara’ya yaraşır biçimde serinlemişti. Serinlik onu bir nebze kendine getirdi. Yürümeye karar verdi. Eve gitmeliydi artık. Bu saatin sokaklarına güven olmazdı. Ama eve gidesi de yoktu.