Uçan Adam-6

Eskişehir yoluna çıkmıştı ama otobüse binmeye niyeti yoktu henüz. Alkolün etkisi biraz daha azalmıştı. Düşündükçe çevresinde konuşacak ne kadar az insan kaldığına hükmetti. İnsanlar konuşmadan yaşamayı mı öğrenmişti yoksa bu şehirde? “Bülbül bile ötmezse ölürmüş.” derler ama işte insan konuşmadan yani gerçekten konuşmadan yaşamayı öğrenmişti. Arz-talep zinciri içerisinde, yoğun bir adilik arzına maruz kalan halk, konuşmayı ve samimiyeti talep etmeyi bir süre sonra bırakmıştı anlaşılan. Alışveriş merkezlerinde vitrin bakmaktan, allahın her gecesi dizi seyretmekten ve hiçbir konuda derinleşmeden bir hiçlikten diğerine geçmekten tükenmiş, tükettikçe mutsuz olmuş ve yahut tüketemedikçe hırslanmış ve gene mutsuz olmuştu. Koca Ankara susmamış mıydı ne zamandır? Onu böyle sokaklara mahkûm eden, bekâr odalarına hapseden o değil miydi? O değilse neydi? Aradığı samimiyeti bir türlü bulamıyordu. Bulamadığı neyse, sokaklarda aramaya devam etti.

Karayolları Genel Müdürlüğünün önünden geçerken uzun seyahatler düşledi, bir türlü çıkamadığı yolculuklar. Bütün hayallerini zehirleyen, iç huzursuzluğu onun peşini hiçbir yerde bırakmayacaktı. O yüzden uzaklara kaçmanın da bir anlamı yoktu onun için. Zaten her şeyden kaçsa kendinden kaçamazdı.

“Bu yollarda birlikte yürümenin bir yolu yok mu Aysel, neredesin? Ben neredeyim? Bu hayatı kaç yıl daha yaşayacağım?”

10 yıl süresinin kaldığını henüz bilmiyordu. Hep değiştirebilirim umuduyla yaşadı son ana kadar. Biraz daha yürüdükten sonra çalıların arasından bir çift pırıltı ilişti gözüne. Bir kediydi bu. Hafif hışırtıyla çıktı yerinden. Arka sağ ayağı hafif aksıyordu. “Aksayan ayağına rağmen aklından neden hiç intiharı geçirmedi?” diye düşündü. Hayvanların düşünceleri olmadığına inanmazdı.  Mekanizma karmaşıklaştıkça düşünce düzeyi artıyordu o kadar ama mesele bu değildi. Konu, hayata bağlılığın bu denli kemikleşmiş olması ve nereden geldiğiyle ilgiliydi. “Ulan yetti artık nedir bu sokaklarda sürün sürün, atacağım kendimi arabaların altına.” diyen bir köpeğe rastlamamıştı. Kaç defa İstanbul’a gitmişti Zeynep’in yoluna. “Her gün çöp yemekten bıktık kardeşim.” diyen martı da yoktu ortada. İnsanların hâline bakıp kahkahalarla gülmeye devam ediyorlardı. Al işte bu kedinin de bırakmaya niyeti yoktu hiçbir şeyi. Bu hayatın hiç şakasının olmadığını Fikret de anlayacaktı zamanla.

Bunları düşünürken Hazine’nin önündeki durağa varmıştı. Daha geç olmadan bir otobüse binmeliydi artık. Hep beklemekle geçiyordu zaman. Gene bekleyecekti, işte bu sefer de otobüsü bekleyecekti. Büyüklerimiz alkolün, usulsüz eğlencenin ve insanların bu tip ortamlarda bir araya gelerek amaçsız sohbetlere girmelerinin sakıncalarını görmüş, gerekli önlemleri almış ve almaya devam ediyordu. Örneğin sürekli alkole ve sigaraya zam geliyordu çünkü bu nevi zararlı alışkanlıklardan bizleri uzak tutmak devletimizin göreviydi. Gece bir yere gidip oturmak güzel şeyler yemek, yalnızca belli bir zümrenin hakkıydı. Hem televizyon izlemek varken eğlenmek ne demekti, bütün yararlı ve güzel şeyler onun içinde değil miydi? Ya da gecenin bu vakti toplu taşıma araçları iyice azalırdı. Neden diye sormaya gerek mi vardı sanki? Körpecik kızların, delikanlıların, orta yaşına muhafazakâr bir edayla ermiş mümtaz insanımızın bu saatte tehlikeli sokaklarda ne işi vardı? Sokak demek konuşmak demekti, ses demekti, kaldırımlar demekti, yürümek demekti. Hele ki yürümek bir yere toplanmak falan ne demekti? Bu yüzden Ankara’nın bir meydanı yoktu belki de. Toplanmak insanı suça itebilir, galeyana sürükleyebilirdi. Huzurla evlerimizde oturup rahat rahat kilo almamız için her türlü fırsat yaratılmıştı. Her şey detaylı şekilde düşünülmüş ve hizmete sunulmuştu: Her insan tipine uygun diziler, her siyasi görüşe hizmet eden ama hiçbir şeyi tartışmayan tartışma programları, kadınlar için magazin, erkeler için maçlar, maç özetleri ve geyikleri, daha genç erkekler için bilgisayar oyunları… Evden hiç çıkarılmamış bir kedi gibi uysaldık artık.

Yorum bırakın