Uçan Adam-7

Düşüncelerin arasından Sincan-Fatih otobüsü gözüktü. O günlerde otobüslerde iki personel çalışmak zorundaydı. Şehir içi otobüsleri, ön tarafta şoför ve orta kısımda paraları toplayan muavinden müteşekkil kadrosuyla hizmete her daim hazırdı. Genel olarak bu ikili arasında yaş farkı bulunması normaldi. En olası ihtimal şoförün orta yaşın üzerinde, muavinin ise genç yaşlarda olmasıydı. Tersi de olabilirdi tabii, hayatından bezmiş yaşlı muavin ve genç bir şoför.

Photo by Emre Yu0131lmaz on Pexels.com

Genellikle Ankara otobüslerinde bir sıcaklık, samimiyet bulamazsınız daha çok bir sıkışıklık, bunalma hâli ve bu kadar yakın olmalarına rağmen birbirlerinden fersahlarca uzaktaki asık suratlardır bulacağınız. Çoğu zaman “Arkaya doğru ilerleyelim, biraz yardımcı olalım abla/abi, bir adım atalım arkaya doğru!” gibi monolog tarzı konuşmalar gerçekleşir bu ortamlarda. İktidar partilerinin kimi semtlerden oy alamaması nedeniyle bu yörelerdeki otobüs seferlerinin azaltıldığı rivayet edilir ki bu koşullarda yoğunluktan dolayı monologlar giderek diyaloga dönüşür. “Nereye ilerleyelim, alma kardeşim o zaman, hanımefendi fenalaştı arkada.” ve giderek küfürleşmeye doğru evrilen konuşmalar gerçekleşir. Belediye otobüsleri, zorunluluğun bizleri A noktasından B noktasına esir ettiği ulaşım araçlarıdır.

Şimdi bu araca binme sırası Fikret’e gelmişti. Uzaktan Sincan-Fatih otobüsünü gördüğünde sevinmişti. Gecenin bu vakti buralarda kalmak güvenli değildi. Otobüs kendine has tıslamayla durdu. Bu duraktan binen tek kişi oydu. Otobüste ayakta kimse olamamasına rağmen koltukların tamamına yakını doluydu. Fikret en ön sıraya atıverdi kendini, artık ayakta durmaya takati kalmamıştı.

“Bu otobüsler neden bizi sürekli mutsuz etmek zorunda? Kalabalık olduğu için mi, yol uzun olduğu için mi? İnsanların yüzü neden bu kadar asık? Ey Ankara halkı sen gülmeyi ne zaman öğreneceksin? Diyeceksiniz ki sen de gülmüyorsun. Ben de Ankaralıyım. Bakın Ankaralılar, şehrimize gelen yerli ve yersiz turistler bu şehirden tiksinerek ayrılıyor. Bu şehre gelip giden insanların Ankara’da en sevdiği yer AŞTİ giden yolcu katı ya da Esenboğa Hava Limanı iç hatlar terminali olamamalı. Biraz hoş sohbet olamaz mıyız? Bir güler yüz çok mu? Bu kadar mı bezdik yaşamaktan? Hadi biraz gayret! Otobüs sorumuza geri dönelim. Ulan kafa benim değil mi istediğim konuya geri dönerim istemezsem dönmem kapatırım konuyu ama kapatmayacağım. Bir kere daha tekrarlıyorum sorumu.  Bu otobüsler neden bizi sürekli mutsuz etmek zorunda? Sizlere ne kadar zamanımı verdim? Belki de bu noktadan başlamalıyız. Her günün iki saatim yolda geçiyor. Bu haftada, beş günden on saat eder. Ayda kırk saat, yılda dört yüz seksen saat yani yirmi gün ve bu hesapla on sekiz yıl içerisinde bir yılım otobüslerde geçmiş olacak. Yol uzunluğu birincil sebep olabilir mi? Belki de ama en belirgin neden bizi yolun sonunda sorumluluklarımıza ulaştıracak olmasıdır. Okula, işe, şehir stresine götürür bizi bu otobüsler. Gezmeye gidemezsiniz bu vasıtalarla. Sonra şehrin kalbinden kirlenmiş kan gibi yorgun insanları toplayıp evlerine götürür bu koca taşıtlar. Taşıdıkları yük ağırdır. Artık sabahın mahmur, hafif ve yaşamaya istekli olmasalar da gayretli insanları gitmiş, suratları asık, gözlerine kılcal yıldırımlar çizilmiş, yüzleri çizgi çizgi hortlaklar gelmiştir. Konserve sıkışıklığında otobüse doluşan bu yaratıkların yüreklerindeki son mutluluk zerreleri de sıkıntının girdabında yitip gider. Bu araçların ruhuna sinen mesaj nedir aslında? Her otobüs seferinde sıkıntıyla, bıkkınlıkla ezberletilen ders nedir? Almamız gereken ders, daha çok çalışıp daha çok kazanarak bir araba alıp bu çileden kurtulmaktır. Sakın ola daha çok toplu taşım aracıyla koşulların neden iyileştirilmediği, trafiğin rahatlatılmadığı gibi sorularla aklınızı bulandırmayın. Bu tip düşünceler insanı çok yanlış yerlere götürebilir. Düşünmemiz gereken tek şey araba almak hatta lüks araba almak daha fazla benzin tüketmek ve ekonomiyi canlandırmaktır. Ha bu dersi geçemiyorsak ömrübillah bu feci dersi alıp çilesine katlanacağız demektir ama çilesini bile çeksek o arabanın hayali aklımızdan gitmemelidir. Daha fazla talep edip daha fazla mutsuz olmaktan geri durma ey Ankara halkı. Belediye Başkanı’nın da dediği gibi: Sen en iyisine layıksın!”

Photo by Runak on Pexels.com

İçten içe şikâyet etmesine rağmen oturacak son yeri kapmış olduğuna seviniyordu. Cam kenarına geçip dışarıyı izlemeye koyuldu. Şimdi Fikret’in kafasındaki düşünceler, ışıkların bir bir aktığı bu caddelerde gulyabaniler gibi dolaşıyordu. Saat on sularıydı. Artık alışveriş merkezlerinin kapanma zamanı olduğu için Eskişehir yolu üzerinde otobüs birden kalabalıklaştı. Otobüse bir hayli dalgın binmesine rağmen, şimdi insanları gözlemleyebilecek kadar zihni açılmıştı. Daha doğrusu otobüste güzel bir kız var mı diye bakıyordu. Bu yolculuk ancak bu şekilde çekilebilir bir hâle gelebilirdi. Güzel kızların belediye otobüslerini kullandıkları nadirdi gerçi. Güzel olduğunu anlayan kadın bir anda sınıf atlamasa da bulunduğu sınıfa yabancılaşabilirdi. Bu asık suratlı, çirkin insanların arasında güzel bir kadının ne işi olabilirdi? Onlar daha lüks arabalara layıktılar. Üniversitede güzel kızların kütüphanelere de uğradığı yoktu. Güzel veya paralı olanlar haricindekiler, yani geri kalan aciz kullar derslerini çalışmalı, bir yerlere gelmeli ve sistemin dişlileri arasında eskiyenler varsa derhâl sökülerek yerine bu yeni parçalar monte edilmeliydi.

Birkaç durak geçmeden bir alışveriş merkezinin önünden orta yaşlı bir hanım ve gençlik-çocukluk arasında bir yerlerde takılıp kalmış kızı bindiler. Orta şiddetteki doluluk sebebiyle otobüsün ön kısmında seyahatlerine başlamış oldular. Aslında bindiklerinde ilk anda Fikret’in dikkatini çekmeyen bu çift, usul usul şoför ve muavinle sohbete başlayınca Fikret de yavaş yavaş düşüncelerinden sıyrılmaya başladı. Aslında Fikret hep büyük fikirlerin adamıydı, güya böyleydi. Güya dememin nedeni hayatın detayları, küçük olaylar, küçük sohbetler, ufak dedikodularla kafasının bazen fazlaca meşgul olmasıydı. Dikkatini hiçbir konuya tam olarak veremez, birçok konuya el atarak hep bir amatör olarak kalmayı başarırdı. Dedikoduya kızar ama kendini bundan alamaz, her duyduğuna kulak kabartırdı ancak dedikodu yaptığında kendini de affetmezdi. Sinirleri alt üst olur fakat bir türlü de bayağılıktan kurtulamazdı.

Şimdi de bu dört kişilik küçük gösteriye takılmıştı gözü. Muavin, şoför, anne ve kız kadrosuyla sahnelenen bu oyun, sanatsal bir yapıtın konusu olamasa da bir otobüs yolculuğunun sıkıcılığını bir nebze olsun kırabilirdi. Kadının topluca vücudunda gençliğinden kalan bir alım hâlâ mevcuttu. Koca kadına bakmaktan bir an utandıysa da çaktırmadan izlemeyi sürdürüyordu. “Allahtan geldiniz yoksa buralarda kala kalacaktık. Alışverişe dalınca unuttuk saati.” dedi kadın. “Görevimiz abla.” dedi muavin. Hemen samimi olan bu abla edasında görevini yapan bir kişinin samimiyetinden ziyade yavşak bir erkek tonu alttan alta hissediliyordu. “Siz de bu saatlere kadar hep direksiyon başında zor vallahi!” diyerek şoföre de bir laf atmaktan kendini alamadı kadın.

“Bunları dinle, git bir de evde magazin programı izle üzerine cila olsun. Ulan beş yüz değil bin beş yüz elli kitap da okusan bu içindeki bayağılıktan kurtulamayacaksın. Seni de merakını da e mi… Yalnız ilk adımlardaki medeniyetin de meraktan ve dedikodudan geliştiğini unutmamak gerek. Medeniyetine tüküreyim. Terbiyesizlik yapma, medeniyetle şaka olmaz. Buğdayı ilk kez bilerek isteyerek eken insanı düşünelim misal. Ekti ve bundan bir mahsul elde etti. Kesin yan komşu bu işi görmüştür. Tabii o dönem yerleşik düzene geçilmediği için yan komşu da olmayacak. Yan çadırdaki hanım teyze diyelim. ‘Duydun mu kız Halime’nin yaptığını, biz eşek gibi dağda taşta ot çöp ararken o atıyor bir avuç tohum alıyor bir çuval buğday.’ İşte bu meraklı teyzenin yüklendiği misyon önemli. Merakıyla konuyu yarım yamalak da olsa öğreniyor. Bire bin katmasıyla da yeni merakların fitilini ateşliyor. Bravo sana ilk çağların koca karısı! Sayende yeni bir çağa giriyoruz. Bir sürü lüzumsuz insan sayesinde tarım devriminden, burjuva devrimine oradan sanayi devrimine derken, iştahını bir türlü doyuramadığımız merakımızla internet devrimine ve daha nice devrimlere yol alıyoruz. Aferin sana, sen de bu boka merakla bakan bir sinek olursun herhâlde. Kardeşim dinliyorum nedir yani, kime ne zararım var? Sus lan! Senin herkesten fazla kendine zararın var.”

İçinden bunları geçirirken konuşmaları kaçırmış, muhabbetin daha samimi noktalara vardığını fark edememişti. Kadının gülüşüne, kurnaz ve cilveli bir ifade gelip oturmuştu. “Bütün dükkânları gezdik vallahi de bu benim kızıma bir şey beğendiremiyorum.” (Hanım Abla). “Ay neden öyle diyorsun anne?” (Ablanın kızı). “Olsun abla gençlikte olur böyle şeyler.” (Muavin). “Olur da bizim de ayaklarımıza kara sular indi, oturacak yer de bulamadık görüyorsunuz.” (Hanım Abla). “Oğlum kalk sen ablam otursun, ben de kalkarım ablacığım yeter ki sen iste.” (Şoför). Karşılıklı gülüşmeler. “Ben araba kullanamıyorum ayol, otobüs kullandıracaksınız bana.” (Hanım Abla). Tekrar karşılıklı gülüşmeler. “Senden kurtulmaz anne!” (Ablanın kızı).

“Uzun zamandır ayol sözcüğünü duymamıştık, iyi oldu doğrusu. Bir daha söyle abla, bir daha. Bütün kadınlar bol bol evlendirme ve sabah programları izleyip ayol dağarcıklarını genişletsinler. Ayol kelimesi homoseksüellerin ağzına hiç yakışmadı zaten, gerçek sahiplerine geri dönmeli. Bir ayol da sen patlat ablanın kızı. Bu kötü esprilerle bir yere varacağın yok zaten. Annen zamanında da güzelmiş, ya sen ablanın kızı, bu ne hâl. Dalga geçme bak, bir zamanlar âşık olduğun kızın yüzüne bakılmıyordu. Allah affetsin o ne çirkin kızdı yahu. Açma şu konuyu Allah’ını seversen. Amcamın sözünü dinleyecektim. Oğlum çirkin kadınla yatılmaz demişti. Ne demiş bir güzide türkümüz: Al elmanın dördünü / Sev yiğidin merdini / Seversen bir güzel sev / Çekme çirkin kahrını.”

Fikret’in bu garip sevdası, içinde çözemediği birçok çelişkiyle birlikte bugünlere kadar gelmişti. Aysel’i ilk gördüğünde işinin oracıkta bittiğini anlamıştı. Aysel garip kızdı doğrusu. Onu tanımak şerefine ben de nail oldum. Zekâsı sizi sarıp sarmalar, konuşması alır götürürdü. Söylediğiniz hiçbir sözün anlaşılmamak kaydıyla geri dönmesi mümkün değildi. Anında tez, anti tez ve sentez… O konuşmuyordu, o bir şarkı söylüyordu. Fikret’in hissiyatının bu mertebeye çıkması için onunla yarım saat konuşması yetmişti.

Gene Aysel’in hayaliyle kaybolup gitmişti. “Buyur buradan yak” (Şoför). Şoförün sesiyle kendine geldi. “Ben de görünce şaştım kaldım kardeş, nerdeyse saçını başını yolacaktım benim bu kızın” (Hanım Abla). “Dediğin doğru abla, bu yaşta sigara içilir mi?” (Muavin). “Anne sen de içiyorsun, ne olmuş yani ben de bir tadına baktım o kadar!” (Ablanın kızı). Fikret o dönem fena hâlde sigara içiyordu, dünyadaki herkes de sigara içsin istiyordu. Dokunmuyordu herhâlde o zamanlar, daha sonra fikirleri taban tabana değişecekti. Oysa o, fikirlerinin hiç değişmediğini zannederdi. Yanlış olsa da o an sahip olduğu düşünceleri sonuna dek savunurdu. Saplantılı biçimde inatçıydı. Sigarayı bırakmasını önerenlere çıkışırdı. Hele otuz yıl sigara içtikten sonra bırakıp öğüt verenlere sinirlenirdi. “Hele ben de içeyim bir otuz sene sonra tekrar konuşuruz, şimdi konuşmaya hakkınız yok.” derdi. Güzel bir kadının sigara içmesinden daha fevkalade bir şey yoktu onun için. Durgun bir hava şarttı böyle bir portre için. Sigaranın dumanı, ipeksi yumuşaklığını hiç kaybetmeden havaya dağılmalı ve bu düş çizgileriyle bezenmiş güzellik cazibeye dönüşmeliydi.

“Böyle bir kadın, muhakkak güzelliğini fark etmiş ve onu bir silah gibi kullanmaya hazırdır. Bu farkındalık ne tehlikelerle doludur bizler için. Böyle inceden esen rüzgâra kapılmamak mümkün mü? Her nefes çekişte yüzde beliren hüzünlü ifade, yandığım doğru hem nasıl yandığım.”

 Bunları içinden geçirirken tarif ettiği kişiyi bir türlü hatırına getiremiyordu. Bir kafede mi görmüştü onu, bir durakta mı rastlamıştı ona?

“Alkol, sigarasız olmaz derler. Alkol sigarasız olmaz ama karşıda, yakında, görüş mesafesinde bir yerlerde işte muhakkak hem güzel hem de sigara içen bir kadın olmalı. Kafa, eskinin hüzünleriyle buğulandığında bu afetin aksi çekip çıkarmalı insanı yalnızlığından. Her şeyi unutturmalı, bu hayal perdesi arasından müthiş belirsizliklerle dolu bir tehdit gibi gülümsemeli, uzak ve bir o kadar yakın. Güzellik işte böyle bir şey olmalı ablanın kızı. Senin gibi değil yani. Allah belanı ablanın kızı… Şu hâline bak. Bir de bütün gün vitrinlere bakmış. Bütün Ankara toplanıp seferber olsak hepimiz senin için dükkânları dolaşsak gene de kurtaramayız seni bu çirkinliğinden. Belki de hepimiz kendi çirkinliğimizden kurtulabilmek için dükkân vitrinleri önünde kendi güzelliğimizi arıyoruz kim bilir? Hele o sevimsiz konuşmanla ne çirkinsin bilsen. Evet, seni çirkinleştiren bu konuşmaların ablanın kızı…”

Otobüs Fatih Mahallesi’ne ulaşmıştı. Oyunun son sahneleri gelmişti artık. Tuğra heykelinin oradan dönerken hanım abla arkaya doğru yöneldi hafifçe. “Biz ineceğiz iki durak sonra, hadi kızım şöyle arkaya doğru geçelim.” (Hanım Abla). “Dur abla indiriveririz sizi önden nedir yani, değil mi abi?” (Muavin). “Tabii ablacım ne demek” (Şoför). “Ayol oturamadık ama sıkılmadık da vallahi, değil mi kızım? Ay kızım duymuyor musun beni?” (Hanım Abla). “Duyuyorum anne üfff!” (Ablanın kızı). Bu saz semaisi ahengindeki konuşmalar iniş durağına gelince gülüşmelerle sona erdi, hanım abla ve kızı ön kapıdan inerek sahneyi terk ettiler. “Abi susmak nedir bilmedi ya abla.” (Muavin). “Hadi lan it senin de çenen düştü. Kızı boş ver de abla güzeldi ha.” (Şoför). Vay arkadaş, bütün muhabbet bu son cümle için yapılmış, bütün oyun bunun için sahnelenmişti. Serseri ikiyüzlülüğü gene ortaya çıkmıştı anlaşılan. Fikret bu sözlerle irkilmesine rağmen bu sözcükleri duyar duymaz içinde garip bir titreşim hissetmemiş miydi? Bu insanları hiç sevmemesine rağmen bu bayağılığı o da içinde taşımıyor muydu? Artık kendine ne kadar kızsa boştu. Tek gerçek ablanın güzel olmasıydı. İçindeki isteği tam olarak doyuramayan şoför sözlerini bir kere daha tekrarladı. “Harbiden güzeldi ha, değil mi lan?” (Şoför). “Abi ne diyorsun boşa dökmedik bu dilleri.” (Muavin). “Hadi lan, sen giderken biz dönüyorduk o yollardan, sen çene çalmaya başlamadan biz durumu zaten kavramıştık oğlum, biz çok gördük bu tipleri.” (Şoför).

“İşte o da hayatın profesyonellerinden çıktı. Ulan bir ben miyim bu dünyanın kalıcı amatörü? Kadrolu amatörüm ben. Yahut kast sisteminde sınıfı bir türlü değişmeyen insanlar gibi oldubitti amatörüm. Odun gelip kereste gitmesek bari bu dünyadan… Hele bir okul bitsin, cebime birkaç kuruş girsin biz de profesyonel oluruz bakalım.”

Yanlış adam gene yanılıyor ve bu noktada da yanlışa düşüyordu. Onun amatörlüğünü değiştirebilecek bir şey yoktu. Ölümüne amatördü. Bütün kahramanların aksine onun kendine güveni hiçbir zaman yerine oturmayacaktı. Birçok kahraman, bir bunalım dönemi geçirdikten sonra üstün özellikleri ve seçilmiş karakterleriyle sıkıntılarından sıyrılıp müthiş özgüveniyle dünyayı kurtarır, üzerine de artistik hareketlerle cila çekerdi. Yanlış adam ise benzerleri gibi hep kurtulmak isteyecekti bu bunalımdan fakat tam kurtuldum derken yeni güvensizlikler onu bulacaktı. Bir sorunu hallediyor ve tam morali düzelmişken karşısına çıkan yeni sorunla gene darmadağın oluyordu. Bu bitmeyen amatörlükten belki de hoşlanıyordu, kim bilir?

Amatörlüğünün bir başka boyutu da hiçbir konuyla profesyonelce uğraşmaması ve hiçbir konuya tam olarak yoğunlaşmamasıydı. Emek harcama kısmı güdük kaldığından genellikle başarısız olan Yanlış Adam, bu başarısızlıklarında gene kendini suçluyor ve bu hayat mahkûmiyetini çekmeye devam ediyordu. Tecrübe, en sevmediği kelimelerden biriydi. Tecrübeli kimseler heyecanını kaybetmiş insanlardı. Yoğun emek gerektiren şeyler heyecanını azaltır ve yeni pişmanlıklara yol açacak kararlara zorlardı onu; vazgeçmek gibi. Ne vahim bir kelimeydi onun için vazgeçmek. “İnadına yaşayacaksın abi!” derken birçok şeyden vazgeçmek zorunda kalması ne zordu Fikret için. Vazgeçtiği şeyler onu bir kahraman olmaya zorlamıştı belki de. “Vazgeçme!” dediğimde okkalı küfürler sıralar -ki küfür repertuvarı çok zengindi kendisinin- bir sürü bahaneler uydurur beni değil kendini ikna etmeye çalışırdı. Vazgeçmek kaçınılmaz duruma gelse de asla kendini inandıramazdı. Gene türlü düşüncelere dalmışken inmesi gereken durağa geldiğini fark etti. Apar topar kalkarak ortadaki kapıya yöneldi ve düğmeye bastı. Bu mükemmel oyunu sergiledikleri ve muhteşem final sahnesiyle gönülleri şenlendirdikleri için şoför ve muavin abimize teşekkür edemeden otobüs durdu ve kapı açıldı. Hava biraz daha serinlemişti. “Vay be Fatih Mahallesi, gene tenhasın bu saatlerde öyle mi? Benim kadar tenha değilsin, bilesin.” diye geçirdi içinden.

Yorum bırakın