Tükenen Pilin Ruhu

“Enerji, evrenin ruhudur.” sözü; galaksileri yaratan gücü, kaslarımızdaki hareketi, kulaklıklarımıza gelen sesi, çakmaktan yayılan ısıyı, büyük patlamanın çekirdeğine sığan ve sonsuza yakınsayan enerjinin ne olduğunu açıklayan sade ve oldukça felsefi bir yanıttır. Enerji; gözle görünmeyen ama her an hissedilebilen, her şeyin kaynağı, yaratılamayan ve yok edilemeyen, hareketi ve zamanı yaratan olgudur. Edebi bir anlatımla; “Madde enerjinin tortusudur.” diyebiliriz ve uzayda her ne oluyorsa madde ve enerjinin dönüşümünden ibarettir.

Madde ve enerji arasındaki diyalektik organik yaşamın temel dinamiğidir. Canlı; enerji ve maddenin sıra dışı bir şekilde bir arada bulunmasıdır. Enerjisi günden güne azalan canlı giderek maddeye yaklaşır ve nihayetinde ölür. Bu yüzden canlı sürekli olarak enerji peşinde koşar. Enerjisini yenileyebilmesi için beslenmesi, sıcaklığını sabit tutabilmesi için ısınması, kaybolan enerjisinin ölümsüz bir parçasını geleceğe aktarabilmesi için üremesi gerekir.

Her canlı gibi insan da enerji peşindedir. Modern zamanlara kadar enerji tüketimi; vücut hareketi, düşünme, ısınma ve kimi temel -sınırlı sayıdaki lüks- eşyaların üretimi için gereken enerji miktarı ile sınırlıydı. Ancak son yüzyılda enerji tüketimi -insanın toplumsal, tarihsel günahları neticesinde- azami bir düzeye ulaşmıştır.

Yaşanan teknik atılımlar; ulaşım, barınma, iletişim, üretim alanlarında muazzam gelişmelere neden olmuş, bir transistordan uçak gemisine kadar türlü skaladaki metanın üretimi ve tüketimi kişi başına düşen enerji miktarını üstel bir şekilde artırmıştır.

Aslında yaşanan, insanın gelişmişlik düzeyi ölçüsünde artırdığı enerjiyi neredeyse sonsuz sayıdaki metaya dönüştürmesinin hikâyesidir. İnsanlığın öyküsü henüz bitmedi lakin sona kaç sayfa kaldığı artık önemli bir tartışma konusu.

Biz boyumuzu aşan bu konuları bir kenara bırakıp anlatmak istediğimiz konuya biraz daha yaklaşmaya çalışalım. İnsan, doymak bilmeyen enerji ihtiyacı ve giderek keskinleşen konfor isteğiyle enerji kullanımını bir adım daha öteye taşıdı; enerjinin bir kısmını depolanabilir hâle getirdi. Piller, 19. Yüzyıldan itibaren giderek geliştirildi ve yaygınlaştı. Süreç içerisinde insan, -faydacı ve kısa vadeli davranış tarzına uygun olarak geri dönüşümlü olarak adlandırılan- geri dönüşümsüz piller üretti ve pillerin yarattığı kirliliği hiç umursanmadan “evrenin ruhu”nu kendisine en yakın konumda kullanmaya devam etti.

Artık günlük eylemlerimizin önemli bir kısmı şarjlı aletlere bağlı. Cep telefonu, tablet, dizüstü bilgisayar, kablosuz süpürge, elektrikli diş fırçası, akıllı saat, tıraş makinası, kulaklık ve hoparlörler, uzaktan kumanda, dron, oyun konsolu, matkap ve vidalama makinası, çeşitli iş aletleri, elektrikle bisiklet, scooter, motosiklet, araba… Liste bu şekilde uzayıp gidiyor.

Tabiatımız gereği yaşadığımız ortam bizi şekillendirir ve değiştirir; hem bedenimizi hem de ruhumuzu. Modern çağda yaşadığımız ortam büyük oranda -belki de tamamıyla- ürettiğimiz nesnelerle kaplıdır. Meta uzayında tenimiz neredeyse doğal olan hiçbir şeye temas etmeden, zamanımız akıp geçer. Birkaç besin maddesi, hava, su -artık toprak çoktan zapt edilmiştir- ve bedenlerimiz haricinde duyu organlarımız ve zihnimiz sadece metaları algılar, hisseder ve anlamlandırır. Bizler metalarla ilişkilendikçe onlar da düşüncelerimizi, yaşayışımızı, beğenilerimizi, hislerimizi, zekâmızı özetle ruhumuzu şekillendirir.

Bizi şekillendiren diğer metaları bir kenara bırakıp yazımızın konusu şarjlı piller ve onlarla aramızdaki garip benzeşim üzerine düşünelim. Şarjlı piller herhangi bir ürünle ilişki içerisine girmezlerse işlevleri bulunmaz. İnsan da üretici gücüyle ya diğer insanlarla iletişim hâlindedir ya da bir veya daha çok ürünle etkileşim içerisindedir. Enerjisini tüketim ya da üretim için kullanır ve yeterli enerjisi kalmayınca uyku, beslenme, tatil, boş zaman gibi yöntemlerle kendini şarj eder.

Modern toplum insanı bir şarjlı pil kadar saflaştırmış ve işlevini basitleştirmiştir. Karmaşık görünen hayatımızda enerjimizi nelere harcadığımızı düşünelim ve yanıtı kendimizde arayalım. Günlük hayatı rutinlerin içerisine sıkışmış, haz kaynakları tüketime indirgenmiş, ilişkileri bireyselliğin neşteriyle doğranmış, günlük hayatının önemli bir kısmı sosyal medya mecralarında akan insanı anlamak bu konuda bize yardımcı olacaktır.

Beden ve ruhumuzun -ruhumuz yerine bilincimiz, beynimiz, karakterimiz, benliğimiz de konulabilir- bir pil olduğunu varsayarak şarj durumumuz hakkında biraz fikir yürütelim.

Sona, işlevsizliğe, ölüme yaklaşan bir pilin verimi giderek düşer, zamanla şarj oranı azalırken şarj edilme sıklığı artar. Bedenimiz de genetik ve çevresel faktörler neticesinde -diğer bütün piller gibi- günden güne yaşlanır ve şarj edilemez hâle geldiğinde ölür. Çevre ve sağlık koşulları iyileştikçe beden pilinin ömrü uzamıştır. Ancak verimi ömrünün erken yaşlarından itibaren olması gerekenden düşük düzeydedir. Zinde, sağlıklı ve tek derdi hayatta kalmak olmayan bir bedenin temel ihtiyaçları; doğal beslenme, yeterli hareket, zararlı alışkanlıklar ve kirleticilerden uzak temiz bir çevre vs.dir. Beden şarjını dolduracak bu imkânlara layıkıyla kaçımız sahibiz; dünya vatandaşlarının kaçı kirlilikten uzak, sağlıklı besinlere ulaşabilir, yoğun stresten azade -hatta stresi geçelim vücut bütünlüğü savaşla suçla tehdit edilmeden- yaşayabiliyor?

Bedenimizden sonra ruhumuza gelelim. Ruhumuz bilinç düzeyinde fazla dolu bir pili, ruhani tarafımız -bilinç dışında ne kalıyorsa- ömrünü tamamlamaya yakın tükenmiş bir pili andırıyor. Bilgi haznemiz -yoğun sosyal medya bombardımanı neticesinde- öylesine dolu ki herkes her şeyi biliyor, kimsenin yeni fikirlere ihtiyacı yok. Derin öğrenme için uzun okumalar yapmak bile gereksiz hâle gelmiş durumda. “Bilmiyorum.” diyebilme özgürlüğü neredeyse elimizden alınmış gibi. Artık herkes iyi vatandaş, örnek ebeveyn, muhteşem eş sevgili ve hayatın profesyoneli. Bu denli suç, haksızlık, şiddet, istismarın, bilinci patlayacak düzeyde şarj edilmiş insanlar arasında nasıl bu kadar yaygın olduğunu anlamak içi boş özgüvenimizi kavramakla ilişkili olabilir.

Duygusal olarak şarj olabilmemiz; doyurucu hazlarla tatmin olabilmemize bağlı. Kafamızın içi bu kadar doluyken sindirerek bünyeye alınması gereken hazları kabul etmemiz çok da mümkün görünmüyor. Modern zamanların hiçbir şeyde boşluğa tahammülü yok. Boş zaman yok, dinlenemiyoruz ve sürekli meşgulüz. Sessizlik -uyku haricinde- artık düşmanımız. Yalnızlığımızla dövüşüyoruz; film, müzik, kısa video, telefon, tablet ve elimizdeki bilumum araçla. Attığımız her yumruk sanki kendi midemize iniyor ve haz kaynaklarımız duygusal şarjımızı bir türlü dolduramıyor.

Şarjlı pilin ömrünü uzatacak, verimini artıracak şeyleri az çok hepimiz biliyoruz; sorunlarımızı çözecek teknik bilgiye, akla ve kültürümüzden gelen sezgilere sahibiz ancak tükenmişlik içerisinde kıvranıp duruyoruz. Koşulları iyileştirmek için irade göstermekle bu koşulların cenderesinde nesneleşmek çelişkisi içerisinde bulunuyoruz.

Vasıfsız uykuların koynundan kalktığımız her güne -fark etsek de etmesek de- aslında umutla başlıyoruz çünkü ancak bir şeylere dair umudu olan insan ayağa kalkabilir. Aslında her birimiz tükenen pilin ruhunu arıyoruz ve onu nerede bulacağımızı bilmiyoruz. Şarjımız an ve an azalırken bu bulmacayı nasıl çözeceğimizi bilmiyorum lakin çözümün kaynağını sorarsanız; ben yine de “umut” diyeceğim.

Ankara

Geçenlerde Ankara’daydım
Soğuk iki numara büyük geldi birden
Kim verdi bu usturayı rüzgârın eline

Bu kulaklarıma ana avrat söven rüzgâr
Ne sessizliğimi bıraktı
Ne de yalnızlığımı
Bu şehri kapılar boyadı siyaha
Gece kilit kilit üstüne
Bütün adresler silindi
Henüz iki gün oldu hâlbuki geleli
Yirmi beş yıl yaşadığım şehir
Şimdi yüzüme tükürür gibi

Sövsen de dövsen de gene gelirim
Ey yaşlı ve yorgun şehir
Bütün renklerimi gökyüzüne savurur
Bin çocuğun gözlerinde parlar
Gene senin kızın, oğlun olurum.

Photo by Beyzaa Yurtkuran on Pexels.com

Ezgi

Uykusuz bir gecenin huzursuz sabahında

Döşüne vurduğum bıçakla inler yalnızlığım

An ve an kan sızarak ayak izlerini bırakır

Meçhul bir sahipsizliğin

Photo by Ylanite Koppens on Pexels.com

Ezgidir dinlediğim

Gönlün telinde hırsızlama dolaşır

Çabuktur bir kedinin ayaklarında dans eder

Kokusunu verir yapraklara

Sevdikçe ölür, öldükçe seversin

Uçan Adam-7

Düşüncelerin arasından Sincan-Fatih otobüsü gözüktü. O günlerde otobüslerde iki personel çalışmak zorundaydı. Şehir içi otobüsleri, ön tarafta şoför ve orta kısımda paraları toplayan muavinden müteşekkil kadrosuyla hizmete her daim hazırdı. Genel olarak bu ikili arasında yaş farkı bulunması normaldi. En olası ihtimal şoförün orta yaşın üzerinde, muavinin ise genç yaşlarda olmasıydı. Tersi de olabilirdi tabii, hayatından bezmiş yaşlı muavin ve genç bir şoför.

Photo by Emre Yu0131lmaz on Pexels.com

Genellikle Ankara otobüslerinde bir sıcaklık, samimiyet bulamazsınız daha çok bir sıkışıklık, bunalma hâli ve bu kadar yakın olmalarına rağmen birbirlerinden fersahlarca uzaktaki asık suratlardır bulacağınız. Çoğu zaman “Arkaya doğru ilerleyelim, biraz yardımcı olalım abla/abi, bir adım atalım arkaya doğru!” gibi monolog tarzı konuşmalar gerçekleşir bu ortamlarda. İktidar partilerinin kimi semtlerden oy alamaması nedeniyle bu yörelerdeki otobüs seferlerinin azaltıldığı rivayet edilir ki bu koşullarda yoğunluktan dolayı monologlar giderek diyaloga dönüşür. “Nereye ilerleyelim, alma kardeşim o zaman, hanımefendi fenalaştı arkada.” ve giderek küfürleşmeye doğru evrilen konuşmalar gerçekleşir. Belediye otobüsleri, zorunluluğun bizleri A noktasından B noktasına esir ettiği ulaşım araçlarıdır.

Şimdi bu araca binme sırası Fikret’e gelmişti. Uzaktan Sincan-Fatih otobüsünü gördüğünde sevinmişti. Gecenin bu vakti buralarda kalmak güvenli değildi. Otobüs kendine has tıslamayla durdu. Bu duraktan binen tek kişi oydu. Otobüste ayakta kimse olamamasına rağmen koltukların tamamına yakını doluydu. Fikret en ön sıraya atıverdi kendini, artık ayakta durmaya takati kalmamıştı.

“Bu otobüsler neden bizi sürekli mutsuz etmek zorunda? Kalabalık olduğu için mi, yol uzun olduğu için mi? İnsanların yüzü neden bu kadar asık? Ey Ankara halkı sen gülmeyi ne zaman öğreneceksin? Diyeceksiniz ki sen de gülmüyorsun. Ben de Ankaralıyım. Bakın Ankaralılar, şehrimize gelen yerli ve yersiz turistler bu şehirden tiksinerek ayrılıyor. Bu şehre gelip giden insanların Ankara’da en sevdiği yer AŞTİ giden yolcu katı ya da Esenboğa Hava Limanı iç hatlar terminali olamamalı. Biraz hoş sohbet olamaz mıyız? Bir güler yüz çok mu? Bu kadar mı bezdik yaşamaktan? Hadi biraz gayret! Otobüs sorumuza geri dönelim. Ulan kafa benim değil mi istediğim konuya geri dönerim istemezsem dönmem kapatırım konuyu ama kapatmayacağım. Bir kere daha tekrarlıyorum sorumu.  Bu otobüsler neden bizi sürekli mutsuz etmek zorunda? Sizlere ne kadar zamanımı verdim? Belki de bu noktadan başlamalıyız. Her günün iki saatim yolda geçiyor. Bu haftada, beş günden on saat eder. Ayda kırk saat, yılda dört yüz seksen saat yani yirmi gün ve bu hesapla on sekiz yıl içerisinde bir yılım otobüslerde geçmiş olacak. Yol uzunluğu birincil sebep olabilir mi? Belki de ama en belirgin neden bizi yolun sonunda sorumluluklarımıza ulaştıracak olmasıdır. Okula, işe, şehir stresine götürür bizi bu otobüsler. Gezmeye gidemezsiniz bu vasıtalarla. Sonra şehrin kalbinden kirlenmiş kan gibi yorgun insanları toplayıp evlerine götürür bu koca taşıtlar. Taşıdıkları yük ağırdır. Artık sabahın mahmur, hafif ve yaşamaya istekli olmasalar da gayretli insanları gitmiş, suratları asık, gözlerine kılcal yıldırımlar çizilmiş, yüzleri çizgi çizgi hortlaklar gelmiştir. Konserve sıkışıklığında otobüse doluşan bu yaratıkların yüreklerindeki son mutluluk zerreleri de sıkıntının girdabında yitip gider. Bu araçların ruhuna sinen mesaj nedir aslında? Her otobüs seferinde sıkıntıyla, bıkkınlıkla ezberletilen ders nedir? Almamız gereken ders, daha çok çalışıp daha çok kazanarak bir araba alıp bu çileden kurtulmaktır. Sakın ola daha çok toplu taşım aracıyla koşulların neden iyileştirilmediği, trafiğin rahatlatılmadığı gibi sorularla aklınızı bulandırmayın. Bu tip düşünceler insanı çok yanlış yerlere götürebilir. Düşünmemiz gereken tek şey araba almak hatta lüks araba almak daha fazla benzin tüketmek ve ekonomiyi canlandırmaktır. Ha bu dersi geçemiyorsak ömrübillah bu feci dersi alıp çilesine katlanacağız demektir ama çilesini bile çeksek o arabanın hayali aklımızdan gitmemelidir. Daha fazla talep edip daha fazla mutsuz olmaktan geri durma ey Ankara halkı. Belediye Başkanı’nın da dediği gibi: Sen en iyisine layıksın!”

Photo by Runak on Pexels.com

İçten içe şikâyet etmesine rağmen oturacak son yeri kapmış olduğuna seviniyordu. Cam kenarına geçip dışarıyı izlemeye koyuldu. Şimdi Fikret’in kafasındaki düşünceler, ışıkların bir bir aktığı bu caddelerde gulyabaniler gibi dolaşıyordu. Saat on sularıydı. Artık alışveriş merkezlerinin kapanma zamanı olduğu için Eskişehir yolu üzerinde otobüs birden kalabalıklaştı. Otobüse bir hayli dalgın binmesine rağmen, şimdi insanları gözlemleyebilecek kadar zihni açılmıştı. Daha doğrusu otobüste güzel bir kız var mı diye bakıyordu. Bu yolculuk ancak bu şekilde çekilebilir bir hâle gelebilirdi. Güzel kızların belediye otobüslerini kullandıkları nadirdi gerçi. Güzel olduğunu anlayan kadın bir anda sınıf atlamasa da bulunduğu sınıfa yabancılaşabilirdi. Bu asık suratlı, çirkin insanların arasında güzel bir kadının ne işi olabilirdi? Onlar daha lüks arabalara layıktılar. Üniversitede güzel kızların kütüphanelere de uğradığı yoktu. Güzel veya paralı olanlar haricindekiler, yani geri kalan aciz kullar derslerini çalışmalı, bir yerlere gelmeli ve sistemin dişlileri arasında eskiyenler varsa derhâl sökülerek yerine bu yeni parçalar monte edilmeliydi.

Birkaç durak geçmeden bir alışveriş merkezinin önünden orta yaşlı bir hanım ve gençlik-çocukluk arasında bir yerlerde takılıp kalmış kızı bindiler. Orta şiddetteki doluluk sebebiyle otobüsün ön kısmında seyahatlerine başlamış oldular. Aslında bindiklerinde ilk anda Fikret’in dikkatini çekmeyen bu çift, usul usul şoför ve muavinle sohbete başlayınca Fikret de yavaş yavaş düşüncelerinden sıyrılmaya başladı. Aslında Fikret hep büyük fikirlerin adamıydı, güya böyleydi. Güya dememin nedeni hayatın detayları, küçük olaylar, küçük sohbetler, ufak dedikodularla kafasının bazen fazlaca meşgul olmasıydı. Dikkatini hiçbir konuya tam olarak veremez, birçok konuya el atarak hep bir amatör olarak kalmayı başarırdı. Dedikoduya kızar ama kendini bundan alamaz, her duyduğuna kulak kabartırdı ancak dedikodu yaptığında kendini de affetmezdi. Sinirleri alt üst olur fakat bir türlü de bayağılıktan kurtulamazdı.

Şimdi de bu dört kişilik küçük gösteriye takılmıştı gözü. Muavin, şoför, anne ve kız kadrosuyla sahnelenen bu oyun, sanatsal bir yapıtın konusu olamasa da bir otobüs yolculuğunun sıkıcılığını bir nebze olsun kırabilirdi. Kadının topluca vücudunda gençliğinden kalan bir alım hâlâ mevcuttu. Koca kadına bakmaktan bir an utandıysa da çaktırmadan izlemeyi sürdürüyordu. “Allahtan geldiniz yoksa buralarda kala kalacaktık. Alışverişe dalınca unuttuk saati.” dedi kadın. “Görevimiz abla.” dedi muavin. Hemen samimi olan bu abla edasında görevini yapan bir kişinin samimiyetinden ziyade yavşak bir erkek tonu alttan alta hissediliyordu. “Siz de bu saatlere kadar hep direksiyon başında zor vallahi!” diyerek şoföre de bir laf atmaktan kendini alamadı kadın.

“Bunları dinle, git bir de evde magazin programı izle üzerine cila olsun. Ulan beş yüz değil bin beş yüz elli kitap da okusan bu içindeki bayağılıktan kurtulamayacaksın. Seni de merakını da e mi… Yalnız ilk adımlardaki medeniyetin de meraktan ve dedikodudan geliştiğini unutmamak gerek. Medeniyetine tüküreyim. Terbiyesizlik yapma, medeniyetle şaka olmaz. Buğdayı ilk kez bilerek isteyerek eken insanı düşünelim misal. Ekti ve bundan bir mahsul elde etti. Kesin yan komşu bu işi görmüştür. Tabii o dönem yerleşik düzene geçilmediği için yan komşu da olmayacak. Yan çadırdaki hanım teyze diyelim. ‘Duydun mu kız Halime’nin yaptığını, biz eşek gibi dağda taşta ot çöp ararken o atıyor bir avuç tohum alıyor bir çuval buğday.’ İşte bu meraklı teyzenin yüklendiği misyon önemli. Merakıyla konuyu yarım yamalak da olsa öğreniyor. Bire bin katmasıyla da yeni merakların fitilini ateşliyor. Bravo sana ilk çağların koca karısı! Sayende yeni bir çağa giriyoruz. Bir sürü lüzumsuz insan sayesinde tarım devriminden, burjuva devrimine oradan sanayi devrimine derken, iştahını bir türlü doyuramadığımız merakımızla internet devrimine ve daha nice devrimlere yol alıyoruz. Aferin sana, sen de bu boka merakla bakan bir sinek olursun herhâlde. Kardeşim dinliyorum nedir yani, kime ne zararım var? Sus lan! Senin herkesten fazla kendine zararın var.”

İçinden bunları geçirirken konuşmaları kaçırmış, muhabbetin daha samimi noktalara vardığını fark edememişti. Kadının gülüşüne, kurnaz ve cilveli bir ifade gelip oturmuştu. “Bütün dükkânları gezdik vallahi de bu benim kızıma bir şey beğendiremiyorum.” (Hanım Abla). “Ay neden öyle diyorsun anne?” (Ablanın kızı). “Olsun abla gençlikte olur böyle şeyler.” (Muavin). “Olur da bizim de ayaklarımıza kara sular indi, oturacak yer de bulamadık görüyorsunuz.” (Hanım Abla). “Oğlum kalk sen ablam otursun, ben de kalkarım ablacığım yeter ki sen iste.” (Şoför). Karşılıklı gülüşmeler. “Ben araba kullanamıyorum ayol, otobüs kullandıracaksınız bana.” (Hanım Abla). Tekrar karşılıklı gülüşmeler. “Senden kurtulmaz anne!” (Ablanın kızı).

“Uzun zamandır ayol sözcüğünü duymamıştık, iyi oldu doğrusu. Bir daha söyle abla, bir daha. Bütün kadınlar bol bol evlendirme ve sabah programları izleyip ayol dağarcıklarını genişletsinler. Ayol kelimesi homoseksüellerin ağzına hiç yakışmadı zaten, gerçek sahiplerine geri dönmeli. Bir ayol da sen patlat ablanın kızı. Bu kötü esprilerle bir yere varacağın yok zaten. Annen zamanında da güzelmiş, ya sen ablanın kızı, bu ne hâl. Dalga geçme bak, bir zamanlar âşık olduğun kızın yüzüne bakılmıyordu. Allah affetsin o ne çirkin kızdı yahu. Açma şu konuyu Allah’ını seversen. Amcamın sözünü dinleyecektim. Oğlum çirkin kadınla yatılmaz demişti. Ne demiş bir güzide türkümüz: Al elmanın dördünü / Sev yiğidin merdini / Seversen bir güzel sev / Çekme çirkin kahrını.”

Fikret’in bu garip sevdası, içinde çözemediği birçok çelişkiyle birlikte bugünlere kadar gelmişti. Aysel’i ilk gördüğünde işinin oracıkta bittiğini anlamıştı. Aysel garip kızdı doğrusu. Onu tanımak şerefine ben de nail oldum. Zekâsı sizi sarıp sarmalar, konuşması alır götürürdü. Söylediğiniz hiçbir sözün anlaşılmamak kaydıyla geri dönmesi mümkün değildi. Anında tez, anti tez ve sentez… O konuşmuyordu, o bir şarkı söylüyordu. Fikret’in hissiyatının bu mertebeye çıkması için onunla yarım saat konuşması yetmişti.

Gene Aysel’in hayaliyle kaybolup gitmişti. “Buyur buradan yak” (Şoför). Şoförün sesiyle kendine geldi. “Ben de görünce şaştım kaldım kardeş, nerdeyse saçını başını yolacaktım benim bu kızın” (Hanım Abla). “Dediğin doğru abla, bu yaşta sigara içilir mi?” (Muavin). “Anne sen de içiyorsun, ne olmuş yani ben de bir tadına baktım o kadar!” (Ablanın kızı). Fikret o dönem fena hâlde sigara içiyordu, dünyadaki herkes de sigara içsin istiyordu. Dokunmuyordu herhâlde o zamanlar, daha sonra fikirleri taban tabana değişecekti. Oysa o, fikirlerinin hiç değişmediğini zannederdi. Yanlış olsa da o an sahip olduğu düşünceleri sonuna dek savunurdu. Saplantılı biçimde inatçıydı. Sigarayı bırakmasını önerenlere çıkışırdı. Hele otuz yıl sigara içtikten sonra bırakıp öğüt verenlere sinirlenirdi. “Hele ben de içeyim bir otuz sene sonra tekrar konuşuruz, şimdi konuşmaya hakkınız yok.” derdi. Güzel bir kadının sigara içmesinden daha fevkalade bir şey yoktu onun için. Durgun bir hava şarttı böyle bir portre için. Sigaranın dumanı, ipeksi yumuşaklığını hiç kaybetmeden havaya dağılmalı ve bu düş çizgileriyle bezenmiş güzellik cazibeye dönüşmeliydi.

“Böyle bir kadın, muhakkak güzelliğini fark etmiş ve onu bir silah gibi kullanmaya hazırdır. Bu farkındalık ne tehlikelerle doludur bizler için. Böyle inceden esen rüzgâra kapılmamak mümkün mü? Her nefes çekişte yüzde beliren hüzünlü ifade, yandığım doğru hem nasıl yandığım.”

 Bunları içinden geçirirken tarif ettiği kişiyi bir türlü hatırına getiremiyordu. Bir kafede mi görmüştü onu, bir durakta mı rastlamıştı ona?

“Alkol, sigarasız olmaz derler. Alkol sigarasız olmaz ama karşıda, yakında, görüş mesafesinde bir yerlerde işte muhakkak hem güzel hem de sigara içen bir kadın olmalı. Kafa, eskinin hüzünleriyle buğulandığında bu afetin aksi çekip çıkarmalı insanı yalnızlığından. Her şeyi unutturmalı, bu hayal perdesi arasından müthiş belirsizliklerle dolu bir tehdit gibi gülümsemeli, uzak ve bir o kadar yakın. Güzellik işte böyle bir şey olmalı ablanın kızı. Senin gibi değil yani. Allah belanı ablanın kızı… Şu hâline bak. Bir de bütün gün vitrinlere bakmış. Bütün Ankara toplanıp seferber olsak hepimiz senin için dükkânları dolaşsak gene de kurtaramayız seni bu çirkinliğinden. Belki de hepimiz kendi çirkinliğimizden kurtulabilmek için dükkân vitrinleri önünde kendi güzelliğimizi arıyoruz kim bilir? Hele o sevimsiz konuşmanla ne çirkinsin bilsen. Evet, seni çirkinleştiren bu konuşmaların ablanın kızı…”

Otobüs Fatih Mahallesi’ne ulaşmıştı. Oyunun son sahneleri gelmişti artık. Tuğra heykelinin oradan dönerken hanım abla arkaya doğru yöneldi hafifçe. “Biz ineceğiz iki durak sonra, hadi kızım şöyle arkaya doğru geçelim.” (Hanım Abla). “Dur abla indiriveririz sizi önden nedir yani, değil mi abi?” (Muavin). “Tabii ablacım ne demek” (Şoför). “Ayol oturamadık ama sıkılmadık da vallahi, değil mi kızım? Ay kızım duymuyor musun beni?” (Hanım Abla). “Duyuyorum anne üfff!” (Ablanın kızı). Bu saz semaisi ahengindeki konuşmalar iniş durağına gelince gülüşmelerle sona erdi, hanım abla ve kızı ön kapıdan inerek sahneyi terk ettiler. “Abi susmak nedir bilmedi ya abla.” (Muavin). “Hadi lan it senin de çenen düştü. Kızı boş ver de abla güzeldi ha.” (Şoför). Vay arkadaş, bütün muhabbet bu son cümle için yapılmış, bütün oyun bunun için sahnelenmişti. Serseri ikiyüzlülüğü gene ortaya çıkmıştı anlaşılan. Fikret bu sözlerle irkilmesine rağmen bu sözcükleri duyar duymaz içinde garip bir titreşim hissetmemiş miydi? Bu insanları hiç sevmemesine rağmen bu bayağılığı o da içinde taşımıyor muydu? Artık kendine ne kadar kızsa boştu. Tek gerçek ablanın güzel olmasıydı. İçindeki isteği tam olarak doyuramayan şoför sözlerini bir kere daha tekrarladı. “Harbiden güzeldi ha, değil mi lan?” (Şoför). “Abi ne diyorsun boşa dökmedik bu dilleri.” (Muavin). “Hadi lan, sen giderken biz dönüyorduk o yollardan, sen çene çalmaya başlamadan biz durumu zaten kavramıştık oğlum, biz çok gördük bu tipleri.” (Şoför).

“İşte o da hayatın profesyonellerinden çıktı. Ulan bir ben miyim bu dünyanın kalıcı amatörü? Kadrolu amatörüm ben. Yahut kast sisteminde sınıfı bir türlü değişmeyen insanlar gibi oldubitti amatörüm. Odun gelip kereste gitmesek bari bu dünyadan… Hele bir okul bitsin, cebime birkaç kuruş girsin biz de profesyonel oluruz bakalım.”

Yanlış adam gene yanılıyor ve bu noktada da yanlışa düşüyordu. Onun amatörlüğünü değiştirebilecek bir şey yoktu. Ölümüne amatördü. Bütün kahramanların aksine onun kendine güveni hiçbir zaman yerine oturmayacaktı. Birçok kahraman, bir bunalım dönemi geçirdikten sonra üstün özellikleri ve seçilmiş karakterleriyle sıkıntılarından sıyrılıp müthiş özgüveniyle dünyayı kurtarır, üzerine de artistik hareketlerle cila çekerdi. Yanlış adam ise benzerleri gibi hep kurtulmak isteyecekti bu bunalımdan fakat tam kurtuldum derken yeni güvensizlikler onu bulacaktı. Bir sorunu hallediyor ve tam morali düzelmişken karşısına çıkan yeni sorunla gene darmadağın oluyordu. Bu bitmeyen amatörlükten belki de hoşlanıyordu, kim bilir?

Amatörlüğünün bir başka boyutu da hiçbir konuyla profesyonelce uğraşmaması ve hiçbir konuya tam olarak yoğunlaşmamasıydı. Emek harcama kısmı güdük kaldığından genellikle başarısız olan Yanlış Adam, bu başarısızlıklarında gene kendini suçluyor ve bu hayat mahkûmiyetini çekmeye devam ediyordu. Tecrübe, en sevmediği kelimelerden biriydi. Tecrübeli kimseler heyecanını kaybetmiş insanlardı. Yoğun emek gerektiren şeyler heyecanını azaltır ve yeni pişmanlıklara yol açacak kararlara zorlardı onu; vazgeçmek gibi. Ne vahim bir kelimeydi onun için vazgeçmek. “İnadına yaşayacaksın abi!” derken birçok şeyden vazgeçmek zorunda kalması ne zordu Fikret için. Vazgeçtiği şeyler onu bir kahraman olmaya zorlamıştı belki de. “Vazgeçme!” dediğimde okkalı küfürler sıralar -ki küfür repertuvarı çok zengindi kendisinin- bir sürü bahaneler uydurur beni değil kendini ikna etmeye çalışırdı. Vazgeçmek kaçınılmaz duruma gelse de asla kendini inandıramazdı. Gene türlü düşüncelere dalmışken inmesi gereken durağa geldiğini fark etti. Apar topar kalkarak ortadaki kapıya yöneldi ve düğmeye bastı. Bu mükemmel oyunu sergiledikleri ve muhteşem final sahnesiyle gönülleri şenlendirdikleri için şoför ve muavin abimize teşekkür edemeden otobüs durdu ve kapı açıldı. Hava biraz daha serinlemişti. “Vay be Fatih Mahallesi, gene tenhasın bu saatlerde öyle mi? Benim kadar tenha değilsin, bilesin.” diye geçirdi içinden.

Uçan Adam-6

Eskişehir yoluna çıkmıştı ama otobüse binmeye niyeti yoktu henüz. Alkolün etkisi biraz daha azalmıştı. Düşündükçe çevresinde konuşacak ne kadar az insan kaldığına hükmetti. İnsanlar konuşmadan yaşamayı mı öğrenmişti yoksa bu şehirde? “Bülbül bile ötmezse ölürmüş.” derler ama işte insan konuşmadan yani gerçekten konuşmadan yaşamayı öğrenmişti. Arz-talep zinciri içerisinde, yoğun bir adilik arzına maruz kalan halk, konuşmayı ve samimiyeti talep etmeyi bir süre sonra bırakmıştı anlaşılan. Alışveriş merkezlerinde vitrin bakmaktan, allahın her gecesi dizi seyretmekten ve hiçbir konuda derinleşmeden bir hiçlikten diğerine geçmekten tükenmiş, tükettikçe mutsuz olmuş ve yahut tüketemedikçe hırslanmış ve gene mutsuz olmuştu. Koca Ankara susmamış mıydı ne zamandır? Onu böyle sokaklara mahkûm eden, bekâr odalarına hapseden o değil miydi? O değilse neydi? Aradığı samimiyeti bir türlü bulamıyordu. Bulamadığı neyse, sokaklarda aramaya devam etti.

Karayolları Genel Müdürlüğünün önünden geçerken uzun seyahatler düşledi, bir türlü çıkamadığı yolculuklar. Bütün hayallerini zehirleyen, iç huzursuzluğu onun peşini hiçbir yerde bırakmayacaktı. O yüzden uzaklara kaçmanın da bir anlamı yoktu onun için. Zaten her şeyden kaçsa kendinden kaçamazdı.

“Bu yollarda birlikte yürümenin bir yolu yok mu Aysel, neredesin? Ben neredeyim? Bu hayatı kaç yıl daha yaşayacağım?”

10 yıl süresinin kaldığını henüz bilmiyordu. Hep değiştirebilirim umuduyla yaşadı son ana kadar. Biraz daha yürüdükten sonra çalıların arasından bir çift pırıltı ilişti gözüne. Bir kediydi bu. Hafif hışırtıyla çıktı yerinden. Arka sağ ayağı hafif aksıyordu. “Aksayan ayağına rağmen aklından neden hiç intiharı geçirmedi?” diye düşündü. Hayvanların düşünceleri olmadığına inanmazdı.  Mekanizma karmaşıklaştıkça düşünce düzeyi artıyordu o kadar ama mesele bu değildi. Konu, hayata bağlılığın bu denli kemikleşmiş olması ve nereden geldiğiyle ilgiliydi. “Ulan yetti artık nedir bu sokaklarda sürün sürün, atacağım kendimi arabaların altına.” diyen bir köpeğe rastlamamıştı. Kaç defa İstanbul’a gitmişti Zeynep’in yoluna. “Her gün çöp yemekten bıktık kardeşim.” diyen martı da yoktu ortada. İnsanların hâline bakıp kahkahalarla gülmeye devam ediyorlardı. Al işte bu kedinin de bırakmaya niyeti yoktu hiçbir şeyi. Bu hayatın hiç şakasının olmadığını Fikret de anlayacaktı zamanla.

Bunları düşünürken Hazine’nin önündeki durağa varmıştı. Daha geç olmadan bir otobüse binmeliydi artık. Hep beklemekle geçiyordu zaman. Gene bekleyecekti, işte bu sefer de otobüsü bekleyecekti. Büyüklerimiz alkolün, usulsüz eğlencenin ve insanların bu tip ortamlarda bir araya gelerek amaçsız sohbetlere girmelerinin sakıncalarını görmüş, gerekli önlemleri almış ve almaya devam ediyordu. Örneğin sürekli alkole ve sigaraya zam geliyordu çünkü bu nevi zararlı alışkanlıklardan bizleri uzak tutmak devletimizin göreviydi. Gece bir yere gidip oturmak güzel şeyler yemek, yalnızca belli bir zümrenin hakkıydı. Hem televizyon izlemek varken eğlenmek ne demekti, bütün yararlı ve güzel şeyler onun içinde değil miydi? Ya da gecenin bu vakti toplu taşıma araçları iyice azalırdı. Neden diye sormaya gerek mi vardı sanki? Körpecik kızların, delikanlıların, orta yaşına muhafazakâr bir edayla ermiş mümtaz insanımızın bu saatte tehlikeli sokaklarda ne işi vardı? Sokak demek konuşmak demekti, ses demekti, kaldırımlar demekti, yürümek demekti. Hele ki yürümek bir yere toplanmak falan ne demekti? Bu yüzden Ankara’nın bir meydanı yoktu belki de. Toplanmak insanı suça itebilir, galeyana sürükleyebilirdi. Huzurla evlerimizde oturup rahat rahat kilo almamız için her türlü fırsat yaratılmıştı. Her şey detaylı şekilde düşünülmüş ve hizmete sunulmuştu: Her insan tipine uygun diziler, her siyasi görüşe hizmet eden ama hiçbir şeyi tartışmayan tartışma programları, kadınlar için magazin, erkeler için maçlar, maç özetleri ve geyikleri, daha genç erkekler için bilgisayar oyunları… Evden hiç çıkarılmamış bir kedi gibi uysaldık artık.

Yağmurkuşağı

Maviler düşer

Yıldızları tebessümlü gecelerden

Bir bahar akşamı seni düşünürüm

Kırılır yüreksiz aynalar orta yerinden

Şiir neden yazılır, geceyi bölen nedir

Yürekte buruk bir can sıkıntısı

Seni düşünürüm

Maviler düşer gözlerinden

Gece vakti hayal kırığı maviler

Somewhere Over The Rainbow by Rod Trevaskus is licensed under CC-BY-SA 2.0

Sen beni bilmezsin

Aşkın nârına yanmamış kadın

Gözlerimi çocukluğuma salar gelirim

Ezgilerimi duyarsın gönlümün raksı başladığı an

Artık çoktan delirmiştir rengim

Günleri boyarım kopkoyu sevgilere

Bırak ellerine düşeyim

Bırak çoğalsın ellerinde

Soluğu kısık ezgilerim

Gül rengi sussam

Kanat kanat çırpınışım

Duyulur mu ellerinde

Uçan Adam-5

Evi Sincan Fatih dolaylarındaydı. Sincan onu yaratmıştı, ne kadar okursa okusun ne kadar düşünürse düşünsün o hep bir Sincanlı olarak kalacaktı. Sincan’ın çamuru tozu bir kere bulaşmıştı paçalarına. Şimdi Güvenpark’tan Kumrular’a dönerken diline bir Sincan türküsü takılmıştı işte.

Sevdiğin güzel gızlar parmakta oynatır seni/ Ye ye hiç bitmiyordu sanki hacıbaba tekkesi/ Dün aslan gibi kükrüyordun şimdi ne oldu sana

Evet, doğru işte parmaklarında oynatmışlardı onu. O parmaklarında oynatanların parmakları kırılsın! Onu Ankara’nın belli başlı bütün caddelerinde meletmişler, geceleri uykusunu kaçırmışlar ve ona kötü şiirler yazdırmışlardı. Gündüz aslan gibi kükrüyordun derste, şimdi mele bakalım gene sokaklarda Fikret. “Gene de sana helal olsun.” diye içinizden geçirirdiniz onu görseydiniz. O hırsız bakış ve o hayalci gülüş gene belirmişti yüzünde. Ulan gene de yaşamak güzeldi işte! Cebinde bir otobüs parası kalmış olsa da… 

Bu saatlerde otobüsler de azalırdı artık. Geceler onu hep korkutmuştu. Ara sokakların bilinmedik karanlığı mı, köşe başlarında bekleyen alakasız tipler mi? Belli ki kendi de bilmiyordu korkusunun sebebini.

Kumrular’ın köşesinden dönerken, karanlıklar içinde simsiyah bir gölge, bir yarasa, koluna değer gibi oldu ya da o öyle hissetti. İçindeki bütün yaşama sevinci, umutların verdiği ufak hazlar, kardeşlik türküleri ve ne kadar pembe balon varsa yarasanın kanadına değerek birden patlayıverdi. Al işte, gene tadı kaçmıştı. Gece üzerine yürümüştü sanki ne sırıtıp duruyorsun der gibi.

Dar geldi sana Angara / Şaziye de gaçtı Osman’a / Çek çek dünyanın gahrını da / Vur vur rakı bira şaraba…

Türkünün kulaklarındaki yankılanışı daha bir artırmıştı içindeki korkuyu. Alkol tesirindeki şarkı bir türlü bitmiyordu. Tiz bir ses hâlindeki nakarat kafatasını oyuyordu. Bir an durdu ve soluklandı. Bir sigara tellendirdi. Bir duman hâlinde dağılıyordu şimdi Necatibey Caddesine. İşte hayat gene de güzeldi. Savrulup gittiğin anlarda mı güzeldi bu meret kim bilir. Belki en amaçsız anımızda, kendimizi bile savunmayı bıraktığımızda… O an için özgürlük bir düş olsa da güzeldi işte böylesi yaşamak. Hep o yarasa yüzündendi. Zaten Batman’ı da sevmezdi.

“Para babasından kahraman mı olur arkadaş, ne bir gücün var ne bir şeyin, varsa yoksa bir türlü bitmeyen servetin. Parasızlık mı içimdeki bu öfkenin sebebi? Adamın parası var kahramanlığını da yapacak elbet. Çok mal ayıpsız olmaz derler. Sen o serveti yapıncaya kadar kim bilir ne suçlar işledin, şimdi mazlumun savunucusu olmaya kalkıyorsun. Şunu bil ki mazlum affetmez. Ben de affetmiyorum parasızlığımı.

Anayasal haklarım var benim arkadaş. Kişi dokunulmazlığım, maddî ve manevî varlığım tehdit altında. Karşı cinsle tensel temas yoksunluğu ve maddi varlığın mevcudiyetsizliğinden ötürü manevi varlığımı koruyamıyor dahası bozulmasına engel olamıyorum. (Madde:17). Zorla çalıştırma yasağına bir türlü riayet etmeyen hocalarım hakkında buradan suç duyurusunda bulunmak istiyorum (Madde:18). Kişiliğim, bu çağın dejenerasyon (Fr. Dégénérationa. 1. Yozlaşma. 2. Soysuzlaşma. 3. fiz. ve kim. Bozunum.) sağanağı altında bozulmuş ne hürriyeti ne de güvenliği kalmamıştır (Madde:19). Özel hayatın gizliliği, samimiyetsiz arkadaşlar tarafından çiğnenmiş, gizli sevdalar dile düşmüş, bilinmemesi gerekenler ifşa edilmiştir (Madde:20). Konut dokunulmazlığı nispeten korunmakla birlikte ev sahibinin düzenli tacizleri sonucu o da ne olduğuna uğramış ve kendine çeki düzen verememiştir (Madde:21). Haberleşebilmek için bilumum faturaların düzenli yatırılma zorunluluğu haberleşme hürriyetinde sekmelere yol açmıştır (Madde:22). Gerekli yerlerle zamanında haberleşilemeyince doğru dürüst yerleşilememiş, eve bir çeki düzen verilememiş, gerekli mobilya aksesuar vs. alınamamıştır. Köy özlemi çekilmekle birlikte nakit yetersizliği ve terminallerin bünye üzerinde yarattığı hüzün nedeniyle seyahat hürriyeti de kendi kendini imha etmiştir (Madde: 23). Din üzerinden para kazanmak mahareti vicdan marifetiyle engellenmiş, gereken köşelerden dönülememiştir (Madde 24). Kendi düşüncesiyle bir türlü kanaat etmeyerek, birçok düşünceye yelken açılmış, bu birikim de kısır tartışmalarda heder edilmiştir (Madde 25). Düşünceler bir türlü doğru ifade edilememiş, yayılamamış, sözle, yazıyla, resimle veya başka yollarla anlatılamamış, anlaşılamamıştır (Madde 26). İngilizce eğitim yüzünden serbestçe eğitim alınamamış, yeterince soru sorulamamış, hâliyle konudan soğumak suretiyle araştırma hakkı da elden gitmiştir (Madde 27). Mevcut iktidarın serbest basını yok etmesinden ötürü haber alınamamış, bol bol televizyon izlenerek mevcut uyku hâli devam ettirilmiştir (Madde 28). Hep yanlış anlaşılmış ve bütün düzeltmeler güme gitmiştir. Verilecek cevaplar hep içine atıldığından cevap hakkı doğmadan ölmüştür (Madde 32). Bir kapana yakalanmışçasına içine hapsolan benlik hiçbir derneğe kaydolamamış, sosyal ve siyasi hayatı başlamadan bitmiştir. Ayrıca anne ve babası tarafından gelen telkinlerle hep orta yoldan gidilmiştir (Madde 33). Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde içi içine sığmamasına rağmen örgütsüzlüğü onu hep mücadeleden uzak tutmuştur (Madde 34). Mülkiyeti olmadığı için hakkından da faydalanmamıştır (Madde 35). Hakkını arayamamış, hakkını ispat edememiş ve temel hak ve hürriyetlerini bir türlü koruyamamıştır (Madde 36).”

Uçan Adam-4

Ortalık kararıyordu ve Mithatpaşa’ya doğru tinerciler kendilerini belli etmişlerdi. Türkü barların piyasa eserleri, artık daha net duyuluyordu.

Bu arada sigara üzerine sigara yakıyordu. Kim bilir içindeki hangi yangını boğmakla meşguldü. Yangın yönetmeliğine göre bu karakterdeki bir adamın mutlaka yangın çıkışı olmalıydı fakat o kendi içine sıkışıp kalmıştı. Türk’ün yönetmelikle imtihanı gibi bir şeydi onunkisi. Uygunluğu ve uygulanabilirliği araştırılmadan uyması istenmişti bütün kurallara. Kurallara, kural koyanların büyüklüğüne inanıyordu. Teknik, ürünleri en verimli olacak şekilde optimize ederken, hukuk keskin çizgilerle insanların sınırlarını belirlemiş ve onlara son şeklini vermişti. Onlara güveniyordu, güvenmek istiyordu. Monte edilecek bir şey aldığında eksik parça çıkmayacağına inanıyordu. Teknik kitaplar muhakkak anlattıkları dalda yetkindiler. Közde kestane aldığında içinden acı bir tane bile kestane çıkmazdı, çıkamazdı. İnsanlar kurallara uymuyorsa bu onların sorunuydu, kuralların değil. Öylesine güveniyordu işte.

“Kendin doğru yaşamıyorsan, insanların doğru yaşamasını beklemeyeceksin.” derdi. Yanlış Adam nasıl doğru yaşayabilirdi? İşin doğasına aykırıydı bu. Bir tatlıcıdan sürekli kazandibi yerdi bir ara, idealar dünyasındaki tatlıyı bulmuş gibiydi ama adam işleri büyütüp birkaç dükkân daha açınca kaliteyi düşürüverdi. Elinden alınan sadece bir tatlı değildi Fikret’in. Bu ona yapılmış bir hakaretten çok insanlığa yapılmış bir hakaretti. Bu nasıl bir zihniyetti. ABD’nin hamburgeri kötüyse kötüydü ama her daim kötüydü, aynı derecede kötüydü. Hayal kırıklığı yoktu yani işin içinde. Bizimkisi ise mükemmel bir iş yaparak herkesi sevindirmiş, bir sürü anıya dâhil olmuş ve gülümseten cümlelerin içinde geçmeye başlamışken kaliteyi düşürmüştü. Bunu yapamazdı. Bunları düşünürken oturduğu yerin karşısındaki tatlıcıya baktı. Orasıydı işte bahsi geçen yer. İçinden molotofkokteyli yapıp camına atası geldi bir an. Birçok adam ekmek davasını sana bağlamış en azından onlara yapılmaz bu, diyerek iç geçirdi. Bu iç geçirişi uzun bir soluk vererek tamamladı. Daha çok bir sarhoş soluğuydu bu. Artık kalkmanın vakti gelmişti galiba. Şehrin tenhalığı henüz çökmemişti, sokaklar hâlâ kalabalıktı.

Bu kalabalıklar nereden gelip nereye giderler, diye düşündü. Bu insanlar kocaman bir koronun mensubuydular aslında. Tek sesli bir arabesk müziği korosuydu bu. Herkes yerli yerinde şarkısını söylüyordu işte. Herkes bir şekilde görevini ifa ediyordu. Her sabah işlerine giderler ve evlerine dönerlerdi. Herkesin icra edilen şarkıda basması gereken bir nota ya da vurgu yapması gereken bir ezgi vardı. Kimisi için trafikte korna çalmak, kimisi için yere tükürmek ya da ritme uyarak muhakkak asık suratlı olmak gibi. Müziğin ahengi buradan geliyordu.

Trafikte iki dakika sabrı olmayan bu şehir insanları tarafından, eve varıldıktan sonra mutlaka dört saat televizyon izlenirdi. Sessizliğimizi bir türlü dağıtamayan televizyon kendi sesiyle yaşadığımızı hatırlatırdı bize. Onu sever, ona tapardık. Dev gibi olanları makbul hâle geldi sonra. Koca bir kerhane açılmıştı evlerimizin orta yerine. Ruhunu satanlar mı ararsınız, kan revan şiddet pornosu mu ararsınız her şey vardı bu kutuda, yalnız gerçekler yoktu. Haber almak yoktu mesela. Bu devasa koronun ahengi ve ses rengi bozulmasın diyeydi bunlar. Sürekli açık bıraksa da seyretmiyordu son zamanlarda televizyonu, izlemeliydi hâlbuki. Bu koronun içerisinde yanlış tonlamalara neden oldu bu hareketleri. Tiz bir sesten kötü bir şey yoktur. Fikret akıllı ol, dedik dinlemedin. Kreşe gittin uyum sağlayamadın, okula gittin uyum sağlayamadın, dersine çalış dedik çalışmadın, doğru dürüst para kazan dedik yapamadın, evlen dedik evlenemedin. Sen ne yaptın, ekranı bir türlü takip etmedin, bu kalabalıkların sesine bir kulak ver hele. Ruhumuz bizim o sihirli kutu. İzlemedi, izleyemedi, varsa yoksa düşündü. Hep gereksiz şeyler düşündü Yanlış Adam. Birahaneden kalktı ve yürümeye başladı; yürürken de düşünmeye.

“Bizim hikâyelerimiz neden Amerikan filmleri gibi mutlu sonla bitmiyor, söyleyin bana ey kalabalıklar. Hadi susma dönerci kardeş, sen neden bu ateşin karşısında sabahtan akşama döner gibi pişmektesin. Ekmek parası diyeceksin saygım sonsuz, helal sana. Bütün küfürlerimiz yerine, lanet olsun, kahrolası koyabilsek belki bizim de mutlu sonlarımız olacak. Bana terbiyesizlik yapana ben küfrederim arkadaş, içimden de olsa ederim. Ama bu içimizde patlayan küfürler bizi bir yere götürmez. Mutsuz sonlara götürür. Amerikalılar gibi lanet olsun deyip rahatlamalıyız ve mutlu sona ulaşmalıyız. Ulaşamıyorsak kusarak rahatlamalıyız onlar gibi, içimizde tutmamalıyız.”

Oysa o her şeyi içinde tutuyordu. Şimdi açık havada yürümek iyi geldi biraz. Hava da Ankara’ya yaraşır biçimde serinlemişti. Serinlik onu bir nebze kendine getirdi. Yürümeye karar verdi. Eve gitmeliydi artık. Bu saatin sokaklarına güven olmazdı. Ama eve gidesi de yoktu.

Sermest

Kayıp bir İstanbul akşamıydı, sanki bir hüzzam şarkı

Ürperdi sesim, buğulanan gözlerinde

Hafifçe boynunu eğdin, gül misali bülbül sesinde

Emsalsiz güzeldin, gecenin ilhamında sen

Rakı beyazı esrikliğin süzülürken dudaklarımdan

Uçan Adam-3

Sakarya’yı oldum olası severdi. Sakarya Caddesi de onu kabul etmişti o gece. Bir yandan çalan türküye vermişti kulağını:

Emirdağ’la Çatallı’nın arası/ Çekilmiyor ayrılığın yarası/ Ne dedim ki kömür gözlüm ben sana/ Yine geldi ayrılığın sırası da yaman sırası.

Bu türküler gerçekti, içinde ne geçiyorsa yalan yoktu. Oysa bugünlerde yalanlar revaçtaydı. Dün akşam televizyonda izlediği reklamlar geldi aklına. Reklamdaki genç, bir tarife icat ettik, devrim yaptık diyordu. Neyi devirdin arkadaş, sen kimsin? Devrimi bir tarifeye dönüşmek derdindeki bu genç belli ki yalan söylüyordu. Bir başka reklamda bisküvi için sevgilisiyle kavga eden bir vatandaş vardı. “Ulan bir bisküvinin hesabı mı olur dangalak.” diye geçirdi içinden. Reklamlara maruz kaldığı her an zihnine aşılanan bencillikten ne kadar etkilenmişti, bilmiyordu.

Dersi yarım bırakıp fakülte binasından çıktığında telefonu çalmıştı. Bilinmeyen bir numaradan gelen genç ve sevecen kadın sesi iptal talebinde bulunduğu kredi kartı kararından vazgeçmesi için ona yeni tekliflerde bulunmuştu. Bu sesi ne kadar sevmişti. Yalnızlığına dokunan sihirli kadın sesi onu ikna etmekte zorlanmamıştı. İstediğini elde etmiş ve başka bir işlem yapmak istemediğini öğrendikten sonra telefonunu kapatmıştı. Güzelliğin ardına saklanan ne çok yalan ve çıkar vardı bu dünyada…

Bir yanılgı, zorunlu yaşanılan masallar diyarıydı hayat. Seçme şansı yoktu, zaten her şey seçilmişti. Hangi hastanede ne koşullarda doğacağı, nasıl bir eğitim göreceği, anne babasının kimler olacağı, hangi mesleği seçeceği, gelirine göre nasıl bir hatunla evleneceği, vesaire vesaire.

“Benim oğlum fenci olacak, adı belli bir mesleğin olsun evladım… Adı belli olmasın be kardeşim, bu işin de adı belli olmasın. Sen kızım, fahişe ol adı belli bir mesleğin olsun, sonuçta dünyanın en eski mesleği. Benim adımı da silin nüfus kütüğünden, artık adım sanım belli olmasın. Adıma kayıtlı ne varsa kaybolup gitsin. Mühendislikten başlasınlar silmeye. Mühendislerin düşünce tarzı fazlasıyla doğrudan şekerim, kusura bakma ama sen de öylesin, hiç duygusal değilsin. Burcun çok evcil, duygusal ve beceriksiz, gelirse bir hayır yükseleninden gelecek. Erkek dediğin ağlamaz, sen ne ağlayıp duruyorsun. Hem ağlıyorsun hem utanıyorsun. Ulan ben kimim? Çok mu alkol aldık acep? Yazar olacaksan uzun cümlelerin olmalı şu kafandan geçirdiğin cümlelere bak, senden yazar olmaz. Benden adam olmayacak anlaşılan garson en iyisi sen bana bir bira daha ver. Adam dediğimiz tür yaklaşık olarak elli sekiz bin yıl önce ortaya çıktı. Ama ben hâlâ adam olmadım. Evrimsel bir yanılgı bu adam dediğimiz şey. Hiçbir sorumluluk hissetmeden üreyen, bütün doğa kurallarını hiçe sayan ve kendini bu kuralların dışında kutsal bir varlık olarak gören huzursuz canlı. Dengeleri bozan dengesiz yaratık, insanoğlu… Adam oğlu ya da âdemoğlu ve yahut herifçioğlu… Maalesef orta yaşı geçmiş dişi insan türü için bu adamların çoğu evrimde bir alt basamağa düşerek herif olmuşlardır fakat ben henüz adam olmadığım için o seviyeyle ilgili bir bilgim yok.”

Sokak akışını bir nebze azaltmıştı, saat dokuza geliyordu. Bir ara, lisedeyken gittiği dershaneye takıldı gözü. O dönem bütün Ankara dershaneye gidiyordu. Fiziki olarak bütün öğrenciler oradaydı. Ruhen bütün veliler de dershanelere kayıtlarını yaptırmıştı. Dershane adeta bir ibadethaneydi. Türkiye çapında sınavlar düzenlenir, azizlerin dereceleri duvarlara asılırdı. “En çok çileyi çeken ermişler bu arkadaşlardır.” diyerek ilan edilirlerdi. Çilehanelerde -ki bunlar özel sınıflar olurdu genelde- çilelerini dolduranlar derviş mertebesine yükselirdi. Büyük dinlerin genelde tek kitabı olurken bu dinin birçok tarikatı ve kitabı vardı. Her dershane ayrı tarikattı ve her tarikatın ayrı dershanesi vardı. Her tarikatının ayrı, her dersin ayrı, konu anlatımlısı ve soru bankası kitapları vardı. Bu kitaplara hatim indirilirdi. Her tarikatın müritleri toplu deneme sınavlarında zikir çekercesine bütün soru tiplerini tekrarlar, ezberler ve bu yolda -her derviş gibi- akıllarını yitirmeye biraz daha yaklaşırlardı. Adı belli mesleklere ancak adı ve şekli belli olan sınav sorularıyla ulaşılabilirdi. Bir hat sanatçısı ustalığıyla yuvarlakların içi doldurulmalı, bu garip hayatın dışına bir nebze olsun çıkılmamalıydı. Bu irfan yolunda yanlışlar hep doğruları götürürdü. Affedici değil cezalandırıcı bir dindi bu anlayacağınız. Her dinde olduğu gibi bu dinin de inkârcıları türemişti. “Ben hiç çalışmadan yapabiliyorum, zaten dershaneye gitmeden de kazanırdım” diyen bu kâfirler meydan okudukları dinin kazanımlarını elde etmekten hiç de geri durmazlardı. Son olarak bu dinin kadimleri her sene sınav sistemini değiştirerek acıyla bir kez daha sınardı inananları.

Az mı çilesini çekmişti buraların? Lise ve üniversite yılları, birbirini kovalamıştı. Hafızası mı zayıflıyordu? Eskiyi hatırlamak ne güçtü artık. Gençliğin ilk yıllarından ne kadar az şey kalmıştı geriye. Bir “an”ın darağacında sallanır gibi hissetti kendisini. Aslında ne geçmiş ne de gelecek vardı. Zaman, sadece şimdiden ibaretti.