Bu şarkıyı ilk kez ne zaman dinledim, bilmiyorum. Şimdi işten eve doğru yol alırken arabamın radyosu bu şarkıyı çalıyor. Sizi şaşırtmak isterdim ama ben de yaşıma uygun olarak radyo kanallarından birkaçını Klasik Türk Müziği yayın yapan istasyonlara ayarladım. Niyetim trafik çilesine boğulan şu dakikaları günlük rutinden bir nebze olsun ayırabilmek.
Altmış yaşımı doldurduğum “bugün” bile rutinlerin ağırlığından kurtulamıyor. Evde beni bekleyen bir doğum günü kutlaması var biliyorum. Ama olacakları da iyi biliyorum. Her akşam tekrarlanan iki duble teselli rakısının mezelerine bir de pasta eklenecek o kadar. Eşim, mutsuzluğun ifadesiz gözleriyle gülümseyecek ve “İyi ki varsın.” diyecek pasta kesildikten sonra. Kızım bitmeyen neşesine saklayacak mutsuz evliliğini ve hayırsız damadımızın şehir dışı seyahatlerinden birinde olduğu için katılamadığını söyleyecek ben udu elime alırken. Oğlum, hadi bir sigara içelim diyerek hiçbir derdimize ortak olmadığını anlatacak. Sonra her biri kendi köşesine çekilecek, ben bu şarkıyı mırıldanırken.
Bu hayatı kurmak için ne çok emek sarf etmişim meğer. Mutsuzluğun inşası zaman alıyormuş, anladım. Ev, araba, en azından yarını düşünmeyecek kadar para, mobilyalar, beyaz eşyalar, küçük ve gereksiz ev aletleri, telefonlarımız, bilgisayarlarımız ve daha sayamadığımız birçok şey; sahip olduklarımız konfor alanımı oluşturuyor. Aslında “alan” kelimesi tam olarak bu durumu açıklamıyor. Belki de “ortam” demek daha doğru. Gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, hissettiğimiz her şey bu üç boyutlu ürünler evrenine ait. Seçtiğimizi sandığımız bütün bu şeyler aslında bizi hiç durmadan şekillendiriyor ve bizleri kendi dünyalarına ait bir şey haline getiriyor. “Şey” kelimesinin belirsizliği size uymadıysa; “nesne”, “aygıt” veya “araç” da denilebilir.
Şimdi siz altmış yaşına gelmiş bu herifin kendini eğlemek için sayıkladığını düşünüyor olabilirsiniz. Belki de haklısınız. Yorgunum, öyle yorgunum ki artık umut etmeye bile mecalim yok. Hayaller mi? Kimi geceler kâbusların temasını oluşturmak haricinde uğradıkları yok. Rüya gibi uçan yıllar, istesem de durmayacağınızı biliyorum. Hatta daha da hızlanacaksınız, dörtnala ölüme doğru. Doğum günümde ölümü düşünmek artık garip değil biliyorum.
Ben yaşlanırken her şeyi tüketen zamanın ritmini sürekli artırması ne sinir bozucu. O bir cellat değil, sabırlı bir işkenceci; gençliği, aşkı, umutları bir bir alırken artık her ısırığı daha büyük parçalar koparıyor. Kaçmak, kurtulmak mümkün değil.
Belki anlatamadım içimdekileri. Ürünlerin yarattığı kupkuru, yavan, bayat ve kendini sürekli tekrarlayan bir felsefenin şekillendirdiği bu evrenin içinde eskimiş bir herife dönüşmek sinirlerimi bozuyor. Artık konuşacak kimsenin ve konunun bulunmadığı bu tatsız günlerde şarkılarla söyleşmekten başka bir şansım yok. Rüya gibi geçen yıllar bilin ki gittim, gördüm ve yenildim.
“Ben buraya oturduğumdan beri içiyorum. Bu şehir beni unuttu. Ben hiçbirinizi unutmuyorum. Hele ki seni unutmak, ne mümkün? Bu yazıları yazmamak için ellerimi kesmem gerek. Sen kim bilir İzmir’de kiminlesin? Bu kalabalıklar içinde beni sensiz bıraktın. Alsancak Meydanı göğe yükselip tepene çöksün emi! Tamam, yürüyüp gidemiyorum buralardan, bu eğitimi bırakamıyorum. Ben mi istedim mühendisliği, tamam ben istedim ama sonra da istemedim. Allah benim cezamı versin. Zaten vermedi mi? Varsa versin tabii. Tövbe tövbe, varsa diyor bir de! Konuş sen konuş daha, cehenneme odun olduğunda görürsün ebenin yanan örekesini. Yahu bu işin bir çıkar tarafı yok mu? İstemediğim şeyi bir ömür yapacak mıyım ben. Yapacaksın hem de eşek gibi!”
Kabul edemiyordu, bir türlü mühendis olduğunu, kabul edemiyordu. Kendini çok mu büyütmüştü gözünde yoksa genetiği mi bu işe yatkın değildi?
Derste hocayla atışıp gelmişti o gün. Hüznüne daha soylu bir gerekçe aramasına rağmen bu kadar içmesine asıl neden buydu. Ankara civarındaki küçük dağları yaratan hoca karşısında, bizim akıllının çıkışları gerginliğe neden olmuştu. Ders mükemmel bir İngilizceyle anlatılmış fakat çoğunluk konuyu anlayamamıştı. Ekseriyet “Nasıl olsa fotokopilerden çalışıp biz bu işi çözeriz.” derken Fikret bu durumu kabullenememişti. Fotokopi ne demekti? Üniversite düzeyinde konuyu anlayamıyorsan kitabı açıp okumak gerekti. Bütün bir lisans eğitimi fotokopiyle bitebilirken kitap açmak bizim yanlış adama düşüyordu tabii. Ayrıca neden ecnebi dilindeydi bu eğitim? Öğrenciler Türk, hoca Türk ama havada uçan dil İngilizce… “Ya anlamıyorum ve içimden haykırmak geliyor.” derdi fakat gökyüzünden indirilen hocaların umurunda değildi tabii bu. Bu kadar adam oraya bir şeyler öğrenmek için toplanmamışlar mıydı? İngilizcenin duyanlara iyi geldiği, kulakların pasını sildiği, iç yağları erittiği dünya çapındaki sanat ve kültür çevreleri tarafından kabul görmüş gerçeklerdi.
Hoca hiç kimsenin anlamadığını fark etmiş olacak, birden durdu ve söylenmeye başladı. Söylenmek değildi bu, hakaretti düpedüz. En ağırına giden “Kullanılmayan beyin, rakının yanında meze olur ancak.” sözleriydi. Sırtından terler akıyordu. Ortalaması ikinin altındaydı. Acaba konuşmaya hakkı var mıydı? Hoca birden durdu ve sordu: “Bana katılmayan var mı?”. Fikret elini kaldırdı. İnanamıyordu; yalnızdı, gene yalnızdı. Bütün gözler ona çevrildi. Hoca kurnaz bir gülümsemeyle söyle bakalım dercesine baktı. “Hocam izin verirseniz düşüncelerimi Türkçe ifade etmek istiyorum.” dedi. Bir İngiliz asilzadesi olan hoca izin vermedi tabii ki hangi çağda yaşıyorduk, ne demek Türkçe ifade etmek? İngilizcenin dil sınırları içerisinde ifade edilemeyen hiçbir şey zaten Türkçe anlatılamazdı. Burada bir fire verilirse bu toplumun geleceği nereye giderdi? Orta Asya’dan at sırtında gelen bu dilin kesinlikle hiçbir bilimle temas etmemesi gerekirdi. Yoksa bilim de ne olduğunu şaşırabilirdi. Keşke bin yıl önce biz bu Türkçe sevdamızdan vazgeçmiş olabilseydik. Belki o zaman büyük medeniyetlerin arasında yer alabilirdik. Tek dişi kalmış olmasına bakmayın hâlâ ısırdı mı koparan medeniyetlerdir bunlar. Asil medeniyetlerden birine mensup olduğu kolayca anlaşılan hoca “hayır” anlamında bir şeyler söyledi. Fikret, “O zaman ben de düşüncelerimi paylaşmak istemiyorum.” dedi ve oturdu. Sırtından akan terlerin nerelere ulaştığı bence malumdur. Hoca da afalladı ama bozuntuya vermeden dersine devam etti. Daha sonraları kahramanımızın şanına yakışacak şekilde, “Acaba o gün Fikret ne söyleyecekti?” söylentileriyle ünü devam etti. Herkeste acı tatlı bir anı olarak kalacak bu ün, Fikret’te hüzne yol açtı. İkinci derse girmedi ve okuldan ayrılıp Kızılay’a gitmeye karar verdi. İçmekten başka çıkar yol kalmamıştı.
Daha fazla uzatmadan olayların başladığı geceye dönmek istiyorum. Mekânımız, Ankara. Bu şehir bizimdir. Bizim gibi adamların şehridir. Sıradanlığıyla bütün anılarımızı doğrayan, soğuğu ve geceleri müthiş tenha ve tavrını zor zamanlarda belli etmiş bir yerdir Ankara ve Ankaralılar haricindekiler, özellikle deniz kenarı yerlerden gelenler için bir kâbustur. Onlar için sevimsiz, itici ve puslu bir diyardır. Fikret’in bu tiplere sinir olduğunu söyleyebilirim. Gurbet bilmeyen, parasızlık çekmemiş insanların bu şehri anlaması tabii ki düşünülemez. “Ankara’da alışveriş merkezinden başka bir şey yok.” serzenişlerine karşı “Ulan benim çocukluğum, gençliğim var burada daha ne olsun?” diyesi gelir. Bir memleketin kalbi burada atar.
Sakarya Caddesi öğrencilerin ve kaybedenlerin toplandığı mekânlar topluluğudur. Bu kaybedenler genelde elli yaş üzeri erkekler ve depresif gençlerden müteşekkildir. Yaz aylarında 23.00, kış aylarında ise 21.00’den sonra bu caddede dolaşılmaması daha sağlıklıdır. Ankara’da özgürlükler bir yere kadardır. Öyle her yola gelmez bu şehir.
Sakarya Caddesi’nde ne arıyordu, sanırım kendi de bilmiyordu. Güneş batmamış olmasına rağmen gün sıcaklığını kaybetmişti. Meyhanelerin sokak masalarında demlenmek için uygun bir saatti.
Gençlerin oturduğu kafeleri sevmezdi. Üniversite gençliği ona doğal gelmezdi. Yaşlı, alkolik ve kaybetmiş amcalar ona daha uygundu. Onlar bu şehrin gerçek dokusuydu, sonradan görme gençlere benzemezlerdi. Kimi bir parça peyniri rakısıyla, kimi sabahtan akşama birasıyla oradaydılar işte.
Fikret de oradaydı. Bütün gün yüzünde ağır bir mısra dolanıp durmuştu. Artık olanlara hükmedemiyordu. Zamanın içerisinde dolanan kayıp bir tekerleme gibi durmadan tekrarlıyordu kendisine verdiği sözleri. Geleceğe dair verilen bu yeminlerin anlamı neydi? Hiç konuşmadığı günlerden birinde -ki haftalarca konuşmadığı olurdu- “İnsanın kendine verdiği sözler vardır.” deyip çekip gitmişti. Bu insanoğlunun verdiği sözleri tuttuğu vaki mi? Siz cevap verin, tabii ki tutmadı Âdem’den beri. Ağaç, elma, cennetten kovulma gibi konulara girmek istemiyorum şimdi. Tanrıya verdiğin sözü tutmamışsın, kendine verdiğin sözü mü tutacaksın. Sözler tutulmaz, hiç tutulmadı zaten ama adamımızın mahareti, bunlardan pişman olmasında. Pişman olmaktan bir gün olsun vazgeçtiğini görmedim. Vicdanı her daim havlayan azgın bir köpekti ruhunun ıssız mahallelerinde.
Sonunda ayık kafasına daha fazla tahammül edemeyip birahanelerden birine oturdu ve içmeye başladı. Zaman geçtikçe alkol düzeyi artıyor, bardaktaki bira gibi köpürdükçe köpürüyor, kendisiyle kavgasına devam ediyordu. Bir ara kendinden uzaklaştı ve ahaliyi izlemeye başladı. Ne çok yüz vardı, hayret! Beşinci biradan sonra yüzler kaybolmaya, vücut devinimleri silikleşmeye, sesler anlamsızlaşmaya başladı. Bir süre sonra tek duyduğu, kalabalığın derin uğultusuydu. Hiç âdeti değildi oysa böyle içmek.
Belki de onu kadınlar bu hâle getirmişti. İnsan hep mi yanlış kadınlara meyleder? “Abi bende olmayanı arıyorum.” derdi. Sanki ne aradığını bilirmiş gibi. Kadınlara böylesi tutkun olup onlardan kaçmak neyin nesiydi? Kaçtığı kendisiydi belki de. Aşk, onun kronik hastalığıydı. Eğer âşık değilse boşluktaydı. Kafasında muhakkak birileri olmalıydı. Midesi ve kalbi arasında bir yerdeydi beyni. Midesinden kurtulsa kalbine yakalanır, kalbine söz geçirse ekmek davasından alırlardı aklının zindanlarına. Kronik bir depresyon hâliydi bu. Parasızlığına söz geçiremeyen mühendisliğinin itibarı da yerdeydi hâliyle. Evet, o bir mühendisti ama kendisine sorulduğunda mühendisim demek en son aklına geliyordu. Mühendislik çok az yeniliği barındıran geleneksel mesleklerden olmak üzereydi, ona göre. Artık tarım ve sanayi devriminde olduğu gibi, hayatımızı baştan aşağıya değiştirecek gelişmeler olmayacaktı. Bilim ve kapitalizm, Orta Çağ’a girmişti. Onu inandıramazdınız, saatlerce bu konuda tartışabilirdi.
Okuduğum kitaplar bana yalan söylüyor, derdi. “Okumayı bırak yaşa o vakit.” dediğim zaman kızardı. “Olsun onların yalanları daha nitelikli ve zararsız.” diyerek kendini avuturdu. Ölmeden bir roman yazacağını söylerdi. Hiçbir zaman yazmayacağını ben de o da biliyorduk. Kaç kez başladı bu romana bilseniz. Taptığı cümleler kaç kere bir eser olmayı başaramadan yarım kaldı.
Duygularını yazı ve şiirle kaplı birkaç deftere saklamıştı. Hiç inanmadığı bir dinin dualarını tekrar edercesine sık sık onları okur, geceleri sayfaların arasına gizlenirdi. Nerede kaldığını bilmeyen, tek dileği şiirlerin arasında kalmak olan bir ayraç gibiydi.
Sayfaların arasından çıksa, bir inkârcıya dönüşür, “Şiirin dönemi kapandı abi.” derdi. Duygusal ahenk, eski çağların âdetiydi. Bir sütuna, bir tonoza işlemeler yapmak; katedrallerin üzerlerini heykellerle donatmak, bütün bir kubbeyi minyatürlerle süslemek gibi işlemek yazının hülyası şiiri eskinin işiydi. Şimdi her şey kolay, sentetik ve bol üretilen nitelikteydi. Bu seri üretim ve tüketim curcunasında nadide bir eser yazılamazdı, yazılsa da bir anda tüketilir ve unutulurdu.
“Ben bir roman kahramanıyım.” derdi arada bir. Hakikaten de öyleydi. Bıktığı şey, roman kahramanı olmaktı zaten. Bu hayali dünya, onunla başlamış ve onunla bitecekti.
Kader, insanın seçim hakkının elinden alınmasıdır. Burada özne; tanrı, doğa ya da evren olabilir. İnansa da inanmasa da her insan alınyazısını yaşamakla yükümlüdür. Ancak kahramanlar bu kaotik yazgıya meydan okuyabilir.
Fikret de meydan okumak üzere sisin içine daldı. Nereye gittiğimi bilmeden onu aramaya başladım. Hiçliğin içinde zayıf bir köz ışığı gördüm. Öz yitimini tamamlamak üzere olan Fikret son sigarasını içiyordu.
Ona ulaşmalıydım. Onun ‘Yanlış Adam’ olduğundan emin olmalıydım. İlk adımı attığımda tan yerinde patlayan ışıklar sis katmanlarını deldi ve duman aralandı. Onu gördüm. Artık çaresi yoktu, bu hikâyeye noktayı koymalıydım.
Hayatı boyunca cinayet mahallinde dolanıp durmuştu. Yanlış bir dünyada doğru bir adam olamazdı. İnsan kendine söylediği yalanların deliliğindedir bazen. En büyük yalan, Fikret oluşunda saklıydı.
Adımlarımı hızlandırdım. Eğer karşımdaki adam hâlâ Fikret ise onu köprüden aşağıya atacaktım. Ama o seçimini yapmıştı. “Bütün yanlışlara!” dedi ve kendini boşluğa bıraktı. Şimdi size tek bir seçimin hikâyesini anlatacağım. Sayfalar boyunca doğrunun yanlışa, aydınlığın karanlığa, varlığın yokluğa, yaşamın ölüme ya da her birinin aksine döndüğünü, sıradan bir insanın nasıl bir kahramana, Fikret’in nasıl “Yanlış Adam”a dönüştüğünü göreceksiniz. Aklımızın panolarına bu dev afişi asmanın ve kalbin durduğu çizgiye bu çiviyi çakmanın zamanı geldi.
Emek üzerine düşünerek konuya giriş yapalım. Türk dil kurumu sözlüğe göre emeğin toplum bilimlerindeki karşılığı: “İnsanın bilinçli olarak belli bir amaca ulaşmak için giriştiği, hem doğal ve toplumsal çerçevesini hem de kendisini değiştiren çalışma süreci.”
Emek mutlak surette sonucu olan bir eylem. Üzerine emek uygulanmış nesne değişim geçirerek başka bir nesneye, emeği uygulayan özne emek süreci boyunca şekillenerek başka bir insana dönüşür. Emek, nesneyi de özneyi de biçimlendirir ve özelleştirir. Burada bahsi geçen emek; paha biçilmez bir resim üreten, bir çocuk oyunu oluşturan, bir ağaçtan elmayı koparan, yeşil zeytinin içine biberi koyan, bir cıvatayı sıkan ya da cerrahi bir süreci yürüten emek olabilir. Tabi ki yazımızın konusu kelimeler de; beyindeki nöronlardan, parmak uçlarına, parmak uçlarından klavyenin tuşlarına oradan elektronik yollardan bilgisayar ekranına, kim bilir oradan internet ya da basılı ortama ulaşan emeğin ürünüdür.
Emek kaçınılmaz olarak -eğer faydalı bir emek türüyse- uygulandığı nesne üzerine bir değer katar. Emek uygulayıcısı değer katılmış nesneyi kullanarak ondan fayda sağlayabilir ya da ürünü değiş tokuş ederek, onu satarak ondan kazanç sağlayabilir. Ürünün bir piyasa değeri varsa ürün metaya yani ticari bir mal hâline gelir.
Tarihin hangi kesitinde bulunursa bulunsun, hangi toplumsal düzenin parçası olursa olsun insan harcadığı emeğin karşılığı olarak bir kazanç elde etmek ister. Bu kazanç; ilkel dönemde ağaçtan topladığı meyve ya da mücadele sonucu elde ettiği av, kölelik düzeninde yatacak yer ve bir kap yemek, serf ise ailesine koruma, bir barınak, yiyecek yemek ve köleliğe yakın bir iş güvencesi, sınıfsal düzende ise her şeyi sağlayan ücret yani paradır.
Tarihsel anlamda emek biçimlerinin zorla çalıştırılmaktan -kölelikten- ücretli işçiliğe doğru evrildiğini görebiliyoruz. Son dönemde -modern ya da postmodern çağ, dijital çağ, bilgi çağı, gözetim kapitalizmi çağı vb. adına ne dersek diyelim- bu basamaklara bir emek biçimi daha eklendi: Üzerine para vererek çalışma.[1]
“Üzerine para vererek çalışma” tabiri üzerine düşünmeye değer. Hayatımızın önemli bir kısmının dijitalleştiği bu dönemde istisnasız herkes -internetle iletişime geçmiş herkes- birer içerik üreticisine dönüşmüştür. Haritalar üzerinden arama yapma ya da konum belirtme, internet alışverişi, bankacılık işlemi yapan ya da sosyal medyada sadece gezinen kişiler bile dijital dünya için veri üretirler ve bunu yaparken de en azından telefon ya da internet faturası öderler. Ortalama internet kullanıcılarının büyük çoğunluğu bir adım daha atarak çeşitli sosyal medya mecralarında fotoğraf, yazı ve video paylaşırlar. İçeriği ve değeri ne olursa olsun bütün bu paylaşımlar veri kaynağıdır ve zamana ve paraya mal olurlar. Önemli sayıda insan bir adım daha atar ve ücretli üyeliklere geçip daha düzenli içerikler üretirler ya da daha özel içerikleri tüketmek için emek sarf ederler.
“Üzerine para vererek çalışma” emek biçimini güdüleyen şey nedir? Manevi tatmin, popüler olma isteği, aidiyet duygusu, hayatın sıkıcılığından kurtulma isteği, para kazanma hedefi, portföy oluşturmak, isim yapmak gibi nedenler üzerine elbette düşünülebilir. Biz sebepleri bir kenara bırakıp sonuçlara odaklanalım.
Bu emek biçiminin yarattığı -sanal, dijital- düzenin olumlu sonuçları; insanlığın oluşturduğu kümülatif veri kaynağına -ki günümüzde yapay zeka sayesinde veriyi işlenmiş olarak da elde edebiliyoruz- kolaylıkla ulaşabilmemiz, dünya çapında ortak bir bilinç yaratmaya giderek daha çok yaklaşmamız, gelişen iletişim kanalları ile coğrafi, kültürel -en önemli kültürel engel “dil”in bile aşılmak üzere olduğu söylenebilir- engellere meydan okumamız ve televizyon ve gazete çağındaki filtrelenmiş medya haberleri yerine seçme şansımızın daha fazla olduğu bir haber alma ortamına kavuşmuş olmamız ilk akla gelenler.
Lakin biz buraya -yazının başlığından da anlaşılacağı gibi- “olumsuz” konuşmaya geldik. Kelimelerle başlayalım ve onlarla bitirelim.
Herkesin bir biçimde kelimelerle kendini ifade ettiği bu ortamda bir çeşit kelime enflasyonu oluştuğunu söyleyebiliriz. Bol bulunan, kolay ulaşılan her şey gibi kelimelerin de değeri hızla düşüyor ve bu hengâme içerisinde değerli olan anlatımlar kaybolup gidiyor. Dahası yapay zekânın saniyelere sığan kelime, cümle ve anlatı üretimi bu enflasyonu iyice körüklüyor.
Dijital dünyanın muhteviyatını oluşturan kelime, ses, resim, fotoğraf ve videolar üzerinden para kazanan insanlara gıpta etmemek mümkün değil. Söz konusu materyalin niteliği, anlamı, içeriği hep tartışılabilir olmasına rağmen üreticinin başarısı göz ardı edilemez. Sanal okyanusun üzerine çıkan bu içerikleri yukarı taşıyan nedenler nelerdir? Az çok tahmin etsek de bu başarının sırrına asla vakıf olamayız. Belki de yanıtlar insanın ve toplumun karmaşık yapısında saklıdır. Sorunun cevabını idrak edemesek de, başarısız olsak da denemeye -yazılar yazmaya, fotoğraf ve video paylaşmaya, içerik üretmeye, üstüne para vererek üretmeye ve tüketmeye- devam ederiz.
Bu küçük içerikler değer taneleri olarak birikir birikir ve dünya çapında muazzam servetlere ve sermayelere dönüşürler: Youtube, facebook, istagram, tiktok, medium… Büyük paraların kısa vadede ve az emekle kazanılabilme olasılığı kaçınılmaz olarak hayal tacirliği ve fırsatçılığı kızıştırır. Bir milyon takipçiye nasıl ulaştım, Medium’da şu kadar doları nasıl kazandım, Instagram’da para kazanmanın yolları, borsa ve kripto para piyasası analizi yapan algoritmalar… Hayal ticareti dijital dünyanın sınırlarını aşıp günlük hayatımıza da dâhil olmuştur çoktan; yaratıcı yazarlık kursları, yaşam koçluğu, ruhsal enerji bio enerji yoga eğitimleri, hızlı okuma ve dikkat artırma akademileri… Ve bütün bunların sanal dünyadaki reklamları.
Milyarlarca insanın kelimelerle, ezgilerle, görüntülerle, kodlarla ve parayla oynadığı bir kumar masasıdır artık internet. Sayılamayacak kadar çok ses, görüntü ve değersiz kelimenin kaotik ve gürültülü birleşiminden tek bir renk çıkar: Beyaz. İçinde tüm renkleri barındıran ve onları silen bir beyaz. Herkesin aynı yerde fakat yalıtılmış olarak sürekli konuştuğu, haykırdığı ama kimsenin birbirini dinlemediği, tek kişilik milyarlarca beyaz odadan oluşan bir habitattır sanal dünya.
Olumlu ve olumsuz yönleri ne olursa olsun artık beyaz odadan bir çıkışın olmadığı ortada. Radyo, televizyon, bilgisayar, internet ve yapay zekâyla her bir tuğlasını ellerimizle ördüğümüz bu beyaz oda artık evimiz. Kesif sessizliğin içinde susan değersiz kelimelerimizi bakalım kimler duyacak?
[1] Ritzer, G. (2021), “Sosyolojiye Giriş”, İletişim Yayınları
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün orta yerinde bastı frene. Araba, teker izleri bırakarak zorlukla durabildi. Öne doğru savrulmamak için elleri direksiyona kenetlenmiş, vücudu kaskatı kesilmişti. Durmuş olmamıza rağmen bir süre bu katılık çözülmedi. Bekliyordu.
Arabayı aniden durdurması, bir tepkiden öte bir karardı. Aramızdaki tartışmayı bitirmek için sert bir darbe gerekiyordu. Beni susturmak istediğini anladığım için hiçbir şey söylemedim. Nefes nefeseydi. Sinir krizi geçirdiğini sandım. Sonra hiçbir şey söylemeden, yüzüme bile bakmadan arabadan hışımla indi. Bilinmezliğin içinde kaybolmuştu.
Boğaziçi, tarihinde görmediği bir sis yaşıyordu o sabah. Ne köprü ne deniz ne de İstanbul ortalarda yoktu. Hemen ardından ben de indim. Onu bulmalıydım, bir delilik yapmasından korkuyordum. Aklına soktuğum öfke güçlü bir çekimle onu ölüme doğru sürüklüyordu. Katil ben miydim, Fikret mi yoksa “Yanlış Adam” mı?
Türk Dil Kurumu sözlüğe göre “yanlış” kelimesinin iki anlamı bulunuyor:
1. Bir kurala, bir ilkeye, bir gerçeğe uymama durumu, yanılgı, hata
Kurallara, ilkelere, gerçeklere uygun biçimde yaşamak için yanılgı ve hatalarından kurtulmaya çalışan biri ama varlığıyla, düşünceleriyle dâhil olduğu her şeyle; zamanla, uzayla, günlük hayatı devam ettiren yasalarla bir türlü uyuşamayan, dahası bütün bu uyumsuzluğu kendinden saklamaya çalışan biri. Hadi size yanlışların vücut bulmuş hâlinden bahsedeyim.
Onun adı Fikret ve bu ad Clark Kent gibi ardında sakladığı şeyin aksine sıradan ve olağandı. Fikret, Peter Parker gibi duvarlara tutunup ağını fırlatamıyordu belki ama onun inandığı yahut inanmak istediği güçleri vardı. O bir kahramandı, kendinden başka kimseyi inandıramasa da…
Fikret bir tarafıyla sevilir, bir tarafıyla nefret uyandırırdı. Kendisi de anlam veremiyordu buna. İnsanları anlayamıyordu. İnsanları sevmesine rağmen kişi kişi ele aldığında kimseyi gerçekten sevmiyordu. Yaşamdan, koşullardan, zorluklardan, insanlardan aldığı her darbede, güçleneceğini sandığı zırhı daha zayıf hâle geliyordu. Oyunu bir türlü kuralına göre oynayamıyordu. “Çocuk ciddiyetiyle oynanmalı bu hayat oyunu.” derdi. Herkes kurallara riayet etmeliydi. Kimse köşelerden dönmemeli, hile yapan ebe olmalı ya da oyun dışı kalmalıydı. Fasulye varsa fasulyeliğini bilmeli, eşeklik etmemeli ve bundan çıkar sağlamamalıydı. Hep bir yağlı kayış oyunuydu aslında onunkisi. Hedefe yaklaşırdı, o kadar yaklaşırdı ki tam kayışı eline alacakken dayağı yiyen gene o olurdu. Çoğu zaman da hiç yaklaşmaz, yaşayamadığı heyecanların pişmanlığını yaşardı. “Yapmadıklarından pişman olacağına yaşadıklarından pişman ol.” gibi bir sözü düstur edinmesine rağmen hep pişman olan oydu. Söyledikleriyle yaptıkları hep tersti çünkü.
Şehirler boyu süren yalnızlıkları bitirmekti belki dileği. Bu ne yaman bir yalnızlıkmış arkadaş. Üç şehre bir salgın hastalık gibi yaydığı talihsiz illet… Rengini yanlışlardan alan bu birinci tekil şahıs hâli kimi zaman silahı kimi zaman zehriydi. Ona katlanamadığını söylerdi sürekli, dayanamazdı da. Sırtında bir kambur misali onu taşıdı, onu sevdi ve ona sığındı. Belki de onu taşımıyordu, onun ta kendisiydi.
“Hayatı boyunca cinayet mahallinde dolanıp durmuştu. Yanlış bir dünyada doğru bir adam olamazdı. İnsan kendine söylediği yalanların deliliğindedir bazen. En büyük yalan, Fikret oluşunda saklıydı. Adımlarımı hızlandırdım. Eğer karşımdaki adam hâlâ Fikret ise onu köprüden aşağıya atacaktım. Ama o seçimini yapmıştı. ‘Bütün yanlışlara!’ dedi ve kendini boşluğa bıraktı. Şimdi size tek bir seçimin hikâyesini anlatacağım. Sayfalar boyunca doğrunun yanlışa, aydınlığın karanlığa, varlığın yokluğa, yaşamın ölüme ya da her birinin aksine döndüğünü, sıradan bir insanın nasıl bir kahramana, Fikret’in nasıl ‘Yanlış Adam’a dönüştüğünü göreceksiniz. Aklımızın panolarına bu dev afişi asmanın ve kalbin durduğu çizgiye bu çiviyi çakmanın zamanı geldi.”
“Yanlış Adamın Maceraları” şiirlerle, hikâyelerle, masallarla yoğrulmuş bir roman ve aslında insanın toplumla, ilişkilerle, şehirlerle, koşullarla, kendiyle kısacası hayatla yaşadığı çelişkilerin bir ürünü. Mehmet Engin Ayatar, giderek derinleşen bir kurguyla, ruhunu didik didik etme pahasına yola çıkan Fikret’in serüvenini anlatıyor bizlere. Keyifli okumalar.