Bu Yazıyı Okumayın!

“İnsan, yazan hayvandır.” adlı denemede “yazmak” konusuna değinmiştik. Dilerseniz biraz da “okumak” ile ilgili konuşalım. Okumanın faydalarını burada yinelemeye gerek yok sanırım. Hepimiz okumanın, neden, nasıl ve ne gibi faydaları olduğu tam olarak bilmesek de yararlı olduğunda hemfikiriz. Bilgiye ulaşım sağlaması, her türlü fikir düşünce sistemi ideoloji doktrini algılamak için yapılacak en uygun pratik olması, hayatı anlama yeteneğini geliştirmesi, insanı toplumu doğayı anlamlandırmak için düzenli olarak izlenmesi gereken yegâne yol olması okumanın şu an aklıma gelen faydaları. Bütün bunları hatta daha fazlasını bilmemize rağmen okumuyoruz.

Yapılan istatistiksel çalışmalara göre en çok okuyan ülkelerde günlük okumaya ayrılan süre yaklaşık bir saat. Gelişmişlik düzeyi azaldıkça bu süre bir saatten çift ve hatta tek haneli dakikalara düşüyor. Burada aktarılmak istenen okumayanların gelişmemişlikleri değil elbet. Konu; en ileri -ya da öyle olduğu düşünülen- toplumlarda bile gün içerisinde okumaya ayrılan sürenin kısıtlı olması ve nüfusun önemli bir kısmının okumaya çok az vakit ayırması ya da hiç okumaması.

Geçmiş çağlarda örgün eğitim olanaklarına sahip olmayan insanlığın zaten okumak gibi bir derdi de yoktu. Okumak belirli sınıfların -saray, ruhban, aristokrasi- tekelindeydi. Gelebilecek itirazları dert ederek; aslında insanlığın genelinin son yüzyıllarda okuma ile tanıştığını, kanıyla teriyle emeğiyle yazdığı tarihi okumayı bilmediğini söyleyebiliriz. Yazının M.Ö 3200 yıllarında icat edildiği verisiyle bugüne kadar geçen zamanı bir saat ile tanımlarsak insan toplumunun okumaya ayırdığı sürenin son iki üç dakika ile sınırlı olduğunu görürüz. Tıpkı bugünlerde hepimizin yaptığı gibi. Belki de okumak doğamıza uygun değildir.

O zaman biraz insan tabiatı üzerinde duralım. Okurken genel olarak bünyeye aykırı bir şekilde hareketsiz kalırız. Uzun süre masa başında okuma durumunda kalan kişilerin boyun ve sırt rahatsızlıkları çekmesi kaçınılmazdır. Evrimsel açıdan uzaklara bakmak üzere -av, yiyecek aramak, tehlikeleri gözetmek gibi işlevler için- tasarlanmış gözlerimiz okuma eylemi içerisindeyken sürekli yakına bakar ve bir müddet sonra bozulmaya başlar. Kitap kurtlarının hep gözlüklü olması bir tesadüf değildir anlayacağınız.

Şimdi okumak konusunun ruhani boyutuna gelelim. Okumak kişinin kendisine yönelen bir eylem olduğu için bir nevi ruh madenciliği olarak tanımlanabilir. Derine kazdıkça insana değer katacak cevherler ruhun dehlizlerinde damar damar belirir fakat bu tünellerde sadece onur, erdem, sevgi, bilgi, saygı, fikir, güzellik, adalet gibi tözler bulunmaz. Karanlığın içinde ruhun sefaleti ile karşılaşmak kaçınılmazdır. İnsan ruhundaki kötülüğü bütün detaylarıyla tanıyalım ki düşmanı zaaflarını kullanarak alt edelim, diyebilirsiniz lakin dikkatli olun bu katran üzerinizde yapışıp eylemlerinize nüfuz etmesin. Kütüphane dolusu kitabı devirip en temel değerleri çıkarları uğruna çiğneyen aydınlara, akademisyenlere, gazetecilere, düşünürlere neden bu kadar sık rastladığımızı hiç düşündünüz mü? En fazla okuyan -kendilerini gelişmiş addeden- toplumların dünyadaki sömürüye, adaletsizliklere, katliamlara, çevre kıyımlarına göz yumduğunu hatta bizzat bütün bunların faili durumunda olduklarını kavramak da sanırım zor değil.

Sen de bütün kabahati okumaya buldun, diye itiraz edeceksiniz. Hatta istatistiksel, bilimsel konuşurken, evrimden bahsederken ruhlar âlemine daldın da diyebilirsiniz. Okumanın zararlarını anlatan bir metni önünüze koymak ve okumanızı beklemek de ayrı bir tezat. Belki de bu yazıyı hiç okumamalıydınız. Başlıkta sizi uyarmıştım ama beni dinlemediniz. Bu noktaya kadar geldiyseniz metindeki fikirleri ters düz edip bir ömür okuma çilesine katlanmaya ve ancak okuyarak açılacak kapıları zorlamaya devam edebilirsiniz.

Bu Yazıyı Okumayın!. “İnsan, yazan hayvandır.” adlı denemede… | by Mehmet Engin Ayatar | Türkçe Yayın | Medium

Haz Ekonomisi

Sözlük tanımına göre haz: “Bir şeyin insanda uyandırdığı hoşlanma duygusu, bir şeyden duyusal veya manevi sevinç duyma, sürdürülmesi istenen ılımlı ve doygunluk veren coşku” gibi anlamlara sahip. Hazzın bir bakıma yaşamın katalizörü olduğu söylenebilir. Tam olarak tanımlanamayan ve beynin belirli bir bölümünde gerçekleşen bu his sayesinde canlılığımıza anlam katarız.

Doğanın bizlere oynadığı bu garip oyunun bir grafiğini çizebilsek haz eğrisinin gençlik çağlarında pik yaptığını yaş ilerledikçe düştüğünü görürdük. Eskiyen bir vücudun haz algısının azalması normaldir elbet. Zamanın negatif ivmesiyle giderek artan düzeyde sıkıcı, zorlu, mendebur ve hastalıklı günlere katlanmamıza sebep de hissettiğimiz hazlar değil midir?

Ölçeğimizi büyütüp ömürden günlere saatlere hatta zamanın bölünmez çekirdeği anlara doğru yol alabiliriz.

Sıradan bir günü haz olmadan geçirdiğimizi düşünebilir miyiz? Sabah kahvesi, yemek sonrası sigarası, bir işi tamamlamanın verdiği doyum, leziz bir öğün, sevgiyle sarılan bir karşılama, kitap satırlarının arasına saklanmış düşüncelerin keşfi, zevkin en yüksek noktasıyla sonlanan bir sevişme, ezgilerin içerisine saklanan anılar, varlığın içinde eriyip hiçliğe ulaşacak kadar samimi bir ibadet, ince dokunmuş bir sanat eseri karşısında hissedilen yetersizlik, günlük mücadelelerde haklı çıkmanın gereksiz onuru, alkol neşesi ya da hüznü… Benim şimdi aklıma gelen günlük hazlar. Hiçbir hazzın olmadığı bir günü nasıl tarif edebiliriz? Kâbusların ziyaret ettiği uykuların içinde bile mücadelenin yarattığı hazlar saklı değil midir? Ağrı ve kramplarla dolu hastalıklı bir gün belki arayışımıza cevap verebilir ama acının içinde bile belli bir dozda haz yok mudur?

Üzüntülerin, mutlulukların, davranışların, hareketlerin, duyuların içine saklanmış irili ufaklı hazları bulup çıkartır ve yola devam ederiz. Hazları aramak bile haz kaynağıdır bazen. Ulaşılması muhtemel -belki de imkânsız- hazların peşinden koşarız. Kavuşulamamış bir sevgilinin hayali, kazanılmamış paraların sağlayacağı refah, çıkılmamış bir seyahatin vereceği ferahlık, sıla düşüncesi, umutlar ve diğerleri bizi kısa, tatmin edilmemiş lakin tadına doyulmaz mutluluklar içinde buldurur.

Bu kadar haz tarifi yeterli kanımca. Aslında bahsetmek istediğim hazların niteliği değil niceliği. Dünya üzerinde yaşayan insan sayısı, sınıflar, fakirlik, sömürü, ortalama bir insanın sahip olabildiği kaynaklar düşünüldüğünde yaşamın içinde saklı bulunan haz kaynaklarının ne kadar yetersiz olduğu görülecektir. Haz pastası çoktan dilimlenmiş ve çoğumuza düşen de sadece ufak kırıntılar. Artık doğa güzelliklerine; deniz, kumsal, dağ yürüyüşleri, ormanlar vb. ulaşabilmek için belirli bir maddi güce ve zamana ihtiyacımız var. Sanat eserlerini görmek, hissetmek, yaşamak için zaruri olan para ve zamansal gereklere söz konusu eseri anlamlandırmak için lazım olan emek de ekleniyor. Sağlıklı, taze, organik lezzetleri tadabilmek artık belli bir zümrenin elinde. Duygusal hazlar yalnızlığa ve yabancılaşmaya kurban verilmiş. En değerli hazlar ancak paranın açabileceği kasalara kilitlenmiş. Elimizde kalan haz kaynakları -çok çeşitli olsalar da- iyi tanımlanmış bireysel konfor alanlarına hapsedilmiş durumda.

Binlerce yıl önce tarım insanı doğadan kopardı ve köy yaşantısına mecbur etti. Konfor uğruna tabiattan vazgeçişin ikinci önemli adımı modern zamanlarda gerçekleşti. Tükettiği şeylerin çok azını üreten, üretilen eşyanın çok küçük bir kısmında dahli bulunan bir insan portresi ortaya çıktı. Modern insanın tarih öncesi çağlardan çıkışından bu yana içinde taşıdığı doğadan kopmuş olma ıstırabına verdiği haz cevabı nedir? Çelişkili mevcudiyetimizi sürdürebilmek ve yaşama katlanmak için ihtiyaç duyduğumuz haz ihtiyacını nasıl karşılıyoruz? Haz ekonomisinin verdiği açığı kapatabiliyor muyuz? Yoksa bir darboğazda mıyız?

Sorular ve verilecek yanıtlar hayli çelişkili olsa da durumun tanımının doğrudan yaşamak yerine çoğunlukla dolaylı olarak yaşamak olduğu söylenebilir. Her çift göze bir ya da birçok sayıda ekran sunulması bu yüzden; zaman sıralamasıyla radyo, tv, internet, sosyal medya aslında modern çağ haz ekonomisi krizinin aşılması için yaratılan araçlar. Doğrudan yaşamak yerine ilgilendiğimiz hazzı yaşayan insanları izlemeyi seçiyoruz çoğu kez ya da kısa, sindirimi kolay hap gibi rafine hazlarla vakit dolduruyoruz. Tiktok, reels videoları, sonsuza dek akan sosyal medya görüntüleri, porno, yemek tarifleri, alışveriş siteleri, sürekli paylaşılan fotoğraflar liste uzayıp gidiyor. Artık yaptığımız şey yaşamak değil izlemek; hem de hiçbir şeyin zorluğuna katlanmadan, ter dökmeden önümüze sunulan fastfood hazları tıkınıp duruyoruz.

Sentetik hazların yan etkilerine de katlanmak durumundayız. Bir türlü karnımızı doyurmayan ve sürekli açlık hissettiren bu hazların kesintisiz olarak tüketilmeleri ve yerlerine yenilerin konulması sistemin zorunluluğu. Saat başı sigara içmeli, telefon ekranından ayrılmamalı, sık sık düzenli olarak çok yemeli, şeker krizleri çikolata, tatlı, kola vb. şeylerle gidermeli, alkol bulamazsak depresyon haplarıyla günümüzü gün etmeli ve bütün bunları ve dahasını yaparken kendimizi suçlu hissetmeliyiz. Çünkü bireysel sandığımız sorumluluğu başkalarına yüklersek ve sorunu toplumsal bir hâle getirirsek çaresizliğimiz ve çözümsüzlüğümüz bizi kahredebilir. Şimdi biraz kendi durumum hakkında bilgi vereyim.

Evet, gün içerisinde telefona ayırdığım süre bir hayli fazla, artık okumaya daha az zaman ayırıyorum; fazla kilolardan mustarip olduğum, kahvesiz yapamadığım, akşamları televizyon karşısında nakavt olmuş bir boksör gibi yattığım, bilgisayar oyunlarında sürekli kazanırken kendimi kaybettiğim doğrudur. Ben de herkes gibiyim; ne eksik ne de fazla.

Özetle hiç tatmadığımız ya da ancak emekle kazanabileceğimiz birçok hazzı kaybettiğimiz ortadadır; kaslarımız, sırt ağrılarımız, göz bozukluklarımız, kalıcı olarak eğilip bükülen vücutlarımız çoktan bu yenilgiyi ilan etmiş gibi.

Binlerce uyaranın içinde kobay bir fare gibi dolanırken “Ben artık ekranları izlemiyorum, ben artık yemiyorum, ben artık içmiyorum, ben artık tüketmiyorum,” deme lüksüne maalesef sahip değiliz. Yaşadığımız şey ahlak kurallarıyla istemimizi dizginlemeye çalışan haz ekonomisine benzese de durum bunun tam tersi. Her türlü açlığı körükleyerek yaratılan garip bir ahlaki düzen yaratılmış ve eskiden insanlığa dayatılan şey, şimdi gönüllük esasına dayanıyor ama ne uğruna?

Haz Ekonomisi. Sözlük tanımına göre haz: “Bir şeyin… | by Mehmet Engin Ayatar | Yazı Rehberi | Medium