Tükenen Pilin Ruhu

“Enerji, evrenin ruhudur.” sözü; galaksileri yaratan gücü, kaslarımızdaki hareketi, kulaklıklarımıza gelen sesi, çakmaktan yayılan ısıyı, büyük patlamanın çekirdeğine sığan ve sonsuza yakınsayan enerjinin ne olduğunu açıklayan sade ve oldukça felsefi bir yanıttır. Enerji; gözle görünmeyen ama her an hissedilebilen, her şeyin kaynağı, yaratılamayan ve yok edilemeyen, hareketi ve zamanı yaratan olgudur. Edebi bir anlatımla; “Madde enerjinin tortusudur.” diyebiliriz ve uzayda her ne oluyorsa madde ve enerjinin dönüşümünden ibarettir.

Madde ve enerji arasındaki diyalektik organik yaşamın temel dinamiğidir. Canlı; enerji ve maddenin sıra dışı bir şekilde bir arada bulunmasıdır. Enerjisi günden güne azalan canlı giderek maddeye yaklaşır ve nihayetinde ölür. Bu yüzden canlı sürekli olarak enerji peşinde koşar. Enerjisini yenileyebilmesi için beslenmesi, sıcaklığını sabit tutabilmesi için ısınması, kaybolan enerjisinin ölümsüz bir parçasını geleceğe aktarabilmesi için üremesi gerekir.

Her canlı gibi insan da enerji peşindedir. Modern zamanlara kadar enerji tüketimi; vücut hareketi, düşünme, ısınma ve kimi temel -sınırlı sayıdaki lüks- eşyaların üretimi için gereken enerji miktarı ile sınırlıydı. Ancak son yüzyılda enerji tüketimi -insanın toplumsal, tarihsel günahları neticesinde- azami bir düzeye ulaşmıştır.

Yaşanan teknik atılımlar; ulaşım, barınma, iletişim, üretim alanlarında muazzam gelişmelere neden olmuş, bir transistordan uçak gemisine kadar türlü skaladaki metanın üretimi ve tüketimi kişi başına düşen enerji miktarını üstel bir şekilde artırmıştır.

Aslında yaşanan, insanın gelişmişlik düzeyi ölçüsünde artırdığı enerjiyi neredeyse sonsuz sayıdaki metaya dönüştürmesinin hikâyesidir. İnsanlığın öyküsü henüz bitmedi lakin sona kaç sayfa kaldığı artık önemli bir tartışma konusu.

Biz boyumuzu aşan bu konuları bir kenara bırakıp anlatmak istediğimiz konuya biraz daha yaklaşmaya çalışalım. İnsan, doymak bilmeyen enerji ihtiyacı ve giderek keskinleşen konfor isteğiyle enerji kullanımını bir adım daha öteye taşıdı; enerjinin bir kısmını depolanabilir hâle getirdi. Piller, 19. Yüzyıldan itibaren giderek geliştirildi ve yaygınlaştı. Süreç içerisinde insan, -faydacı ve kısa vadeli davranış tarzına uygun olarak geri dönüşümlü olarak adlandırılan- geri dönüşümsüz piller üretti ve pillerin yarattığı kirliliği hiç umursanmadan “evrenin ruhu”nu kendisine en yakın konumda kullanmaya devam etti.

Artık günlük eylemlerimizin önemli bir kısmı şarjlı aletlere bağlı. Cep telefonu, tablet, dizüstü bilgisayar, kablosuz süpürge, elektrikli diş fırçası, akıllı saat, tıraş makinası, kulaklık ve hoparlörler, uzaktan kumanda, dron, oyun konsolu, matkap ve vidalama makinası, çeşitli iş aletleri, elektrikle bisiklet, scooter, motosiklet, araba… Liste bu şekilde uzayıp gidiyor.

Tabiatımız gereği yaşadığımız ortam bizi şekillendirir ve değiştirir; hem bedenimizi hem de ruhumuzu. Modern çağda yaşadığımız ortam büyük oranda -belki de tamamıyla- ürettiğimiz nesnelerle kaplıdır. Meta uzayında tenimiz neredeyse doğal olan hiçbir şeye temas etmeden, zamanımız akıp geçer. Birkaç besin maddesi, hava, su -artık toprak çoktan zapt edilmiştir- ve bedenlerimiz haricinde duyu organlarımız ve zihnimiz sadece metaları algılar, hisseder ve anlamlandırır. Bizler metalarla ilişkilendikçe onlar da düşüncelerimizi, yaşayışımızı, beğenilerimizi, hislerimizi, zekâmızı özetle ruhumuzu şekillendirir.

Bizi şekillendiren diğer metaları bir kenara bırakıp yazımızın konusu şarjlı piller ve onlarla aramızdaki garip benzeşim üzerine düşünelim. Şarjlı piller herhangi bir ürünle ilişki içerisine girmezlerse işlevleri bulunmaz. İnsan da üretici gücüyle ya diğer insanlarla iletişim hâlindedir ya da bir veya daha çok ürünle etkileşim içerisindedir. Enerjisini tüketim ya da üretim için kullanır ve yeterli enerjisi kalmayınca uyku, beslenme, tatil, boş zaman gibi yöntemlerle kendini şarj eder.

Modern toplum insanı bir şarjlı pil kadar saflaştırmış ve işlevini basitleştirmiştir. Karmaşık görünen hayatımızda enerjimizi nelere harcadığımızı düşünelim ve yanıtı kendimizde arayalım. Günlük hayatı rutinlerin içerisine sıkışmış, haz kaynakları tüketime indirgenmiş, ilişkileri bireyselliğin neşteriyle doğranmış, günlük hayatının önemli bir kısmı sosyal medya mecralarında akan insanı anlamak bu konuda bize yardımcı olacaktır.

Beden ve ruhumuzun -ruhumuz yerine bilincimiz, beynimiz, karakterimiz, benliğimiz de konulabilir- bir pil olduğunu varsayarak şarj durumumuz hakkında biraz fikir yürütelim.

Sona, işlevsizliğe, ölüme yaklaşan bir pilin verimi giderek düşer, zamanla şarj oranı azalırken şarj edilme sıklığı artar. Bedenimiz de genetik ve çevresel faktörler neticesinde -diğer bütün piller gibi- günden güne yaşlanır ve şarj edilemez hâle geldiğinde ölür. Çevre ve sağlık koşulları iyileştikçe beden pilinin ömrü uzamıştır. Ancak verimi ömrünün erken yaşlarından itibaren olması gerekenden düşük düzeydedir. Zinde, sağlıklı ve tek derdi hayatta kalmak olmayan bir bedenin temel ihtiyaçları; doğal beslenme, yeterli hareket, zararlı alışkanlıklar ve kirleticilerden uzak temiz bir çevre vs.dir. Beden şarjını dolduracak bu imkânlara layıkıyla kaçımız sahibiz; dünya vatandaşlarının kaçı kirlilikten uzak, sağlıklı besinlere ulaşabilir, yoğun stresten azade -hatta stresi geçelim vücut bütünlüğü savaşla suçla tehdit edilmeden- yaşayabiliyor?

Bedenimizden sonra ruhumuza gelelim. Ruhumuz bilinç düzeyinde fazla dolu bir pili, ruhani tarafımız -bilinç dışında ne kalıyorsa- ömrünü tamamlamaya yakın tükenmiş bir pili andırıyor. Bilgi haznemiz -yoğun sosyal medya bombardımanı neticesinde- öylesine dolu ki herkes her şeyi biliyor, kimsenin yeni fikirlere ihtiyacı yok. Derin öğrenme için uzun okumalar yapmak bile gereksiz hâle gelmiş durumda. “Bilmiyorum.” diyebilme özgürlüğü neredeyse elimizden alınmış gibi. Artık herkes iyi vatandaş, örnek ebeveyn, muhteşem eş sevgili ve hayatın profesyoneli. Bu denli suç, haksızlık, şiddet, istismarın, bilinci patlayacak düzeyde şarj edilmiş insanlar arasında nasıl bu kadar yaygın olduğunu anlamak içi boş özgüvenimizi kavramakla ilişkili olabilir.

Duygusal olarak şarj olabilmemiz; doyurucu hazlarla tatmin olabilmemize bağlı. Kafamızın içi bu kadar doluyken sindirerek bünyeye alınması gereken hazları kabul etmemiz çok da mümkün görünmüyor. Modern zamanların hiçbir şeyde boşluğa tahammülü yok. Boş zaman yok, dinlenemiyoruz ve sürekli meşgulüz. Sessizlik -uyku haricinde- artık düşmanımız. Yalnızlığımızla dövüşüyoruz; film, müzik, kısa video, telefon, tablet ve elimizdeki bilumum araçla. Attığımız her yumruk sanki kendi midemize iniyor ve haz kaynaklarımız duygusal şarjımızı bir türlü dolduramıyor.

Şarjlı pilin ömrünü uzatacak, verimini artıracak şeyleri az çok hepimiz biliyoruz; sorunlarımızı çözecek teknik bilgiye, akla ve kültürümüzden gelen sezgilere sahibiz ancak tükenmişlik içerisinde kıvranıp duruyoruz. Koşulları iyileştirmek için irade göstermekle bu koşulların cenderesinde nesneleşmek çelişkisi içerisinde bulunuyoruz.

Vasıfsız uykuların koynundan kalktığımız her güne -fark etsek de etmesek de- aslında umutla başlıyoruz çünkü ancak bir şeylere dair umudu olan insan ayağa kalkabilir. Aslında her birimiz tükenen pilin ruhunu arıyoruz ve onu nerede bulacağımızı bilmiyoruz. Şarjımız an ve an azalırken bu bulmacayı nasıl çözeceğimizi bilmiyorum lakin çözümün kaynağını sorarsanız; ben yine de “umut” diyeceğim.

Eskimiş Herif

Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun, durun biraz

Kaybolan günlerim için, hesap sorun, sorun biraz

Güzel bir kumral uğruna, küstüm esmer beyazlara

Bu akılsız garip başa şimdi vurun, vurun biraz

Bu şarkıyı ilk kez ne zaman dinledim, bilmiyorum. Şimdi işten eve doğru yol alırken arabamın radyosu bu şarkıyı çalıyor. Sizi şaşırtmak isterdim ama ben de yaşıma uygun olarak radyo kanallarından birkaçını Klasik Türk Müziği yayın yapan istasyonlara ayarladım. Niyetim trafik çilesine boğulan şu dakikaları günlük rutinden bir nebze olsun ayırabilmek.

Altmış yaşımı doldurduğum “bugün” bile rutinlerin ağırlığından kurtulamıyor. Evde beni bekleyen bir doğum günü kutlaması var biliyorum. Ama olacakları da iyi biliyorum. Her akşam tekrarlanan iki duble teselli rakısının mezelerine bir de pasta eklenecek o kadar. Eşim, mutsuzluğun ifadesiz gözleriyle gülümseyecek ve “İyi ki varsın.” diyecek pasta kesildikten sonra. Kızım bitmeyen neşesine saklayacak mutsuz evliliğini ve hayırsız damadımızın şehir dışı seyahatlerinden birinde olduğu için katılamadığını söyleyecek ben udu elime alırken. Oğlum, hadi bir sigara içelim diyerek hiçbir derdimize ortak olmadığını anlatacak. Sonra her biri kendi köşesine çekilecek, ben bu şarkıyı mırıldanırken.

Bu hayatı kurmak için ne çok emek sarf etmişim meğer. Mutsuzluğun inşası zaman alıyormuş, anladım. Ev, araba, en azından yarını düşünmeyecek kadar para, mobilyalar, beyaz eşyalar, küçük ve gereksiz ev aletleri, telefonlarımız, bilgisayarlarımız ve daha sayamadığımız birçok şey; sahip olduklarımız konfor alanımı oluşturuyor. Aslında “alan” kelimesi tam olarak bu durumu açıklamıyor. Belki de “ortam” demek daha doğru. Gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, hissettiğimiz her şey bu üç boyutlu ürünler evrenine ait. Seçtiğimizi sandığımız bütün bu şeyler aslında bizi hiç durmadan şekillendiriyor ve bizleri kendi dünyalarına ait bir şey haline getiriyor. “Şey” kelimesinin belirsizliği size uymadıysa; “nesne”, “aygıt” veya “araç” da denilebilir.

Şimdi siz altmış yaşına gelmiş bu herifin kendini eğlemek için sayıkladığını düşünüyor olabilirsiniz. Belki de haklısınız. Yorgunum, öyle yorgunum ki artık umut etmeye bile mecalim yok. Hayaller mi? Kimi geceler kâbusların temasını oluşturmak haricinde uğradıkları yok. Rüya gibi uçan yıllar, istesem de durmayacağınızı biliyorum. Hatta daha da hızlanacaksınız, dörtnala ölüme doğru. Doğum günümde ölümü düşünmek artık garip değil biliyorum.

Ben yaşlanırken her şeyi tüketen zamanın ritmini sürekli artırması ne sinir bozucu. O bir cellat değil, sabırlı bir işkenceci; gençliği, aşkı, umutları bir bir alırken artık her ısırığı daha büyük parçalar koparıyor. Kaçmak, kurtulmak mümkün değil.

Belki anlatamadım içimdekileri. Ürünlerin yarattığı kupkuru, yavan, bayat ve kendini sürekli tekrarlayan bir felsefenin şekillendirdiği bu evrenin içinde eskimiş bir herife dönüşmek sinirlerimi bozuyor. Artık konuşacak kimsenin ve konunun bulunmadığı bu tatsız günlerde şarkılarla söyleşmekten başka bir şansım yok. Rüya gibi geçen yıllar bilin ki gittim, gördüm ve yenildim.

Eskimiş Herif. Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun… | by Mehmet Engin Ayatar | Jun, 2025 | Medium

Değersiz Kelimeler

Emek üzerine düşünerek konuya giriş yapalım. Türk dil kurumu sözlüğe göre emeğin toplum bilimlerindeki karşılığı: “İnsanın bilinçli olarak belli bir amaca ulaşmak için giriştiği, hem doğal ve toplumsal çerçevesini hem de kendisini değiştiren çalışma süreci.”

Emek mutlak surette sonucu olan bir eylem. Üzerine emek uygulanmış nesne değişim geçirerek başka bir nesneye, emeği uygulayan özne emek süreci boyunca şekillenerek başka bir insana dönüşür. Emek, nesneyi de özneyi de biçimlendirir ve özelleştirir. Burada bahsi geçen emek; paha biçilmez bir resim üreten, bir çocuk oyunu oluşturan, bir ağaçtan elmayı koparan, yeşil zeytinin içine biberi koyan, bir cıvatayı sıkan ya da cerrahi bir süreci yürüten emek olabilir. Tabi ki yazımızın konusu kelimeler de; beyindeki nöronlardan, parmak uçlarına, parmak uçlarından klavyenin tuşlarına oradan elektronik yollardan bilgisayar ekranına, kim bilir oradan internet ya da basılı ortama ulaşan emeğin ürünüdür.

Emek kaçınılmaz olarak -eğer faydalı bir emek türüyse- uygulandığı nesne üzerine bir değer katar. Emek uygulayıcısı değer katılmış nesneyi kullanarak ondan fayda sağlayabilir ya da ürünü değiş tokuş ederek, onu satarak ondan kazanç sağlayabilir. Ürünün bir piyasa değeri varsa ürün metaya yani ticari bir mal hâline gelir.

 Tarihin hangi kesitinde bulunursa bulunsun, hangi toplumsal düzenin parçası olursa olsun insan harcadığı emeğin karşılığı olarak bir kazanç elde etmek ister.  Bu kazanç; ilkel dönemde ağaçtan topladığı meyve ya da mücadele sonucu elde ettiği av, kölelik düzeninde yatacak yer ve bir kap yemek, serf ise ailesine koruma, bir barınak, yiyecek yemek ve köleliğe yakın bir iş güvencesi, sınıfsal düzende ise her şeyi sağlayan ücret yani paradır.

Tarihsel anlamda emek biçimlerinin zorla çalıştırılmaktan -kölelikten- ücretli işçiliğe doğru evrildiğini görebiliyoruz. Son dönemde -modern ya da postmodern çağ, dijital çağ, bilgi çağı, gözetim kapitalizmi çağı vb. adına ne dersek diyelim- bu basamaklara bir emek biçimi daha eklendi: Üzerine para vererek çalışma.[1]    

“Üzerine para vererek çalışma” tabiri üzerine düşünmeye değer. Hayatımızın önemli bir kısmının dijitalleştiği bu dönemde istisnasız herkes -internetle iletişime geçmiş herkes- birer içerik üreticisine dönüşmüştür. Haritalar üzerinden arama yapma ya da konum belirtme, internet alışverişi, bankacılık işlemi yapan ya da sosyal medyada sadece gezinen kişiler bile dijital dünya için veri üretirler ve bunu yaparken de en azından telefon ya da internet faturası öderler. Ortalama internet kullanıcılarının büyük çoğunluğu bir adım daha atarak çeşitli sosyal medya mecralarında fotoğraf, yazı ve video paylaşırlar. İçeriği ve değeri ne olursa olsun bütün bu paylaşımlar veri kaynağıdır ve zamana ve paraya mal olurlar. Önemli sayıda insan bir adım daha atar ve ücretli üyeliklere geçip daha düzenli içerikler üretirler ya da daha özel içerikleri tüketmek için emek sarf ederler.

“Üzerine para vererek çalışma” emek biçimini güdüleyen şey nedir? Manevi tatmin, popüler olma isteği, aidiyet duygusu, hayatın sıkıcılığından kurtulma isteği, para kazanma hedefi, portföy oluşturmak, isim yapmak gibi nedenler üzerine elbette düşünülebilir. Biz sebepleri bir kenara bırakıp sonuçlara odaklanalım.

Bu emek biçiminin yarattığı -sanal, dijital- düzenin olumlu sonuçları; insanlığın oluşturduğu kümülatif veri kaynağına -ki günümüzde yapay zeka sayesinde veriyi işlenmiş olarak da elde edebiliyoruz- kolaylıkla ulaşabilmemiz, dünya çapında ortak bir bilinç yaratmaya giderek daha çok yaklaşmamız, gelişen iletişim kanalları ile coğrafi, kültürel -en önemli kültürel engel “dil”in bile aşılmak üzere olduğu söylenebilir- engellere meydan okumamız ve televizyon ve gazete çağındaki filtrelenmiş medya haberleri yerine seçme şansımızın daha fazla olduğu bir haber alma ortamına kavuşmuş olmamız ilk akla gelenler.

Lakin biz buraya -yazının başlığından da anlaşılacağı gibi- “olumsuz” konuşmaya geldik. Kelimelerle başlayalım ve onlarla bitirelim.

Herkesin bir biçimde kelimelerle kendini ifade ettiği bu ortamda bir çeşit kelime enflasyonu oluştuğunu söyleyebiliriz. Bol bulunan, kolay ulaşılan her şey gibi kelimelerin de değeri hızla düşüyor ve bu hengâme içerisinde değerli olan anlatımlar kaybolup gidiyor. Dahası yapay zekânın saniyelere sığan kelime, cümle ve anlatı üretimi bu enflasyonu iyice körüklüyor.

Dijital dünyanın muhteviyatını oluşturan kelime, ses, resim, fotoğraf ve videolar üzerinden para kazanan insanlara gıpta etmemek mümkün değil. Söz konusu materyalin niteliği, anlamı, içeriği hep tartışılabilir olmasına rağmen üreticinin başarısı göz ardı edilemez. Sanal okyanusun üzerine çıkan bu içerikleri yukarı taşıyan nedenler nelerdir? Az çok tahmin etsek de bu başarının sırrına asla vakıf olamayız. Belki de yanıtlar insanın ve toplumun karmaşık yapısında saklıdır. Sorunun cevabını idrak edemesek de, başarısız olsak da denemeye -yazılar yazmaya, fotoğraf ve video paylaşmaya, içerik üretmeye, üstüne para vererek üretmeye ve tüketmeye- devam ederiz.

Bu küçük içerikler değer taneleri olarak birikir birikir ve dünya çapında muazzam servetlere ve sermayelere dönüşürler: Youtube, facebook, istagram, tiktok, medium… Büyük paraların kısa vadede ve az emekle kazanılabilme olasılığı kaçınılmaz olarak hayal tacirliği ve fırsatçılığı kızıştırır. Bir milyon takipçiye nasıl ulaştım, Medium’da şu kadar doları nasıl kazandım, Instagram’da para kazanmanın yolları, borsa ve kripto para piyasası analizi yapan algoritmalar… Hayal ticareti dijital dünyanın sınırlarını aşıp günlük hayatımıza da dâhil olmuştur çoktan; yaratıcı yazarlık kursları, yaşam koçluğu, ruhsal enerji bio enerji yoga eğitimleri, hızlı okuma ve dikkat artırma akademileri… Ve bütün bunların sanal dünyadaki reklamları.

Milyarlarca insanın kelimelerle, ezgilerle, görüntülerle, kodlarla ve parayla oynadığı bir kumar masasıdır artık internet. Sayılamayacak kadar çok ses, görüntü ve değersiz kelimenin kaotik ve gürültülü birleşiminden tek bir renk çıkar: Beyaz. İçinde tüm renkleri barındıran ve onları silen bir beyaz. Herkesin aynı yerde fakat yalıtılmış olarak sürekli konuştuğu, haykırdığı ama kimsenin birbirini dinlemediği, tek kişilik milyarlarca beyaz odadan oluşan bir habitattır sanal dünya.  

Olumlu ve olumsuz yönleri ne olursa olsun artık beyaz odadan bir çıkışın olmadığı ortada. Radyo, televizyon, bilgisayar, internet ve yapay zekâyla her bir tuğlasını ellerimizle ördüğümüz bu beyaz oda artık evimiz. Kesif sessizliğin içinde susan değersiz kelimelerimizi bakalım kimler duyacak?


[1] Ritzer, G. (2021), “Sosyolojiye Giriş”, İletişim Yayınları

Bu Yazıyı Okumayın!

“İnsan, yazan hayvandır.” adlı denemede “yazmak” konusuna değinmiştik. Dilerseniz biraz da “okumak” ile ilgili konuşalım. Okumanın faydalarını burada yinelemeye gerek yok sanırım. Hepimiz okumanın, neden, nasıl ve ne gibi faydaları olduğu tam olarak bilmesek de yararlı olduğunda hemfikiriz. Bilgiye ulaşım sağlaması, her türlü fikir düşünce sistemi ideoloji doktrini algılamak için yapılacak en uygun pratik olması, hayatı anlama yeteneğini geliştirmesi, insanı toplumu doğayı anlamlandırmak için düzenli olarak izlenmesi gereken yegâne yol olması okumanın şu an aklıma gelen faydaları. Bütün bunları hatta daha fazlasını bilmemize rağmen okumuyoruz.

Yapılan istatistiksel çalışmalara göre en çok okuyan ülkelerde günlük okumaya ayrılan süre yaklaşık bir saat. Gelişmişlik düzeyi azaldıkça bu süre bir saatten çift ve hatta tek haneli dakikalara düşüyor. Burada aktarılmak istenen okumayanların gelişmemişlikleri değil elbet. Konu; en ileri -ya da öyle olduğu düşünülen- toplumlarda bile gün içerisinde okumaya ayrılan sürenin kısıtlı olması ve nüfusun önemli bir kısmının okumaya çok az vakit ayırması ya da hiç okumaması.

Geçmiş çağlarda örgün eğitim olanaklarına sahip olmayan insanlığın zaten okumak gibi bir derdi de yoktu. Okumak belirli sınıfların -saray, ruhban, aristokrasi- tekelindeydi. Gelebilecek itirazları dert ederek; aslında insanlığın genelinin son yüzyıllarda okuma ile tanıştığını, kanıyla teriyle emeğiyle yazdığı tarihi okumayı bilmediğini söyleyebiliriz. Yazının M.Ö 3200 yıllarında icat edildiği verisiyle bugüne kadar geçen zamanı bir saat ile tanımlarsak insan toplumunun okumaya ayırdığı sürenin son iki üç dakika ile sınırlı olduğunu görürüz. Tıpkı bugünlerde hepimizin yaptığı gibi. Belki de okumak doğamıza uygun değildir.

O zaman biraz insan tabiatı üzerinde duralım. Okurken genel olarak bünyeye aykırı bir şekilde hareketsiz kalırız. Uzun süre masa başında okuma durumunda kalan kişilerin boyun ve sırt rahatsızlıkları çekmesi kaçınılmazdır. Evrimsel açıdan uzaklara bakmak üzere -av, yiyecek aramak, tehlikeleri gözetmek gibi işlevler için- tasarlanmış gözlerimiz okuma eylemi içerisindeyken sürekli yakına bakar ve bir müddet sonra bozulmaya başlar. Kitap kurtlarının hep gözlüklü olması bir tesadüf değildir anlayacağınız.

Şimdi okumak konusunun ruhani boyutuna gelelim. Okumak kişinin kendisine yönelen bir eylem olduğu için bir nevi ruh madenciliği olarak tanımlanabilir. Derine kazdıkça insana değer katacak cevherler ruhun dehlizlerinde damar damar belirir fakat bu tünellerde sadece onur, erdem, sevgi, bilgi, saygı, fikir, güzellik, adalet gibi tözler bulunmaz. Karanlığın içinde ruhun sefaleti ile karşılaşmak kaçınılmazdır. İnsan ruhundaki kötülüğü bütün detaylarıyla tanıyalım ki düşmanı zaaflarını kullanarak alt edelim, diyebilirsiniz lakin dikkatli olun bu katran üzerinizde yapışıp eylemlerinize nüfuz etmesin. Kütüphane dolusu kitabı devirip en temel değerleri çıkarları uğruna çiğneyen aydınlara, akademisyenlere, gazetecilere, düşünürlere neden bu kadar sık rastladığımızı hiç düşündünüz mü? En fazla okuyan -kendilerini gelişmiş addeden- toplumların dünyadaki sömürüye, adaletsizliklere, katliamlara, çevre kıyımlarına göz yumduğunu hatta bizzat bütün bunların faili durumunda olduklarını kavramak da sanırım zor değil.

Sen de bütün kabahati okumaya buldun, diye itiraz edeceksiniz. Hatta istatistiksel, bilimsel konuşurken, evrimden bahsederken ruhlar âlemine daldın da diyebilirsiniz. Okumanın zararlarını anlatan bir metni önünüze koymak ve okumanızı beklemek de ayrı bir tezat. Belki de bu yazıyı hiç okumamalıydınız. Başlıkta sizi uyarmıştım ama beni dinlemediniz. Bu noktaya kadar geldiyseniz metindeki fikirleri ters düz edip bir ömür okuma çilesine katlanmaya ve ancak okuyarak açılacak kapıları zorlamaya devam edebilirsiniz.

Bu Yazıyı Okumayın!. “İnsan, yazan hayvandır.” adlı denemede… | by Mehmet Engin Ayatar | Türkçe Yayın | Medium

Haz Ekonomisi

Sözlük tanımına göre haz: “Bir şeyin insanda uyandırdığı hoşlanma duygusu, bir şeyden duyusal veya manevi sevinç duyma, sürdürülmesi istenen ılımlı ve doygunluk veren coşku” gibi anlamlara sahip. Hazzın bir bakıma yaşamın katalizörü olduğu söylenebilir. Tam olarak tanımlanamayan ve beynin belirli bir bölümünde gerçekleşen bu his sayesinde canlılığımıza anlam katarız.

Doğanın bizlere oynadığı bu garip oyunun bir grafiğini çizebilsek haz eğrisinin gençlik çağlarında pik yaptığını yaş ilerledikçe düştüğünü görürdük. Eskiyen bir vücudun haz algısının azalması normaldir elbet. Zamanın negatif ivmesiyle giderek artan düzeyde sıkıcı, zorlu, mendebur ve hastalıklı günlere katlanmamıza sebep de hissettiğimiz hazlar değil midir?

Ölçeğimizi büyütüp ömürden günlere saatlere hatta zamanın bölünmez çekirdeği anlara doğru yol alabiliriz.

Sıradan bir günü haz olmadan geçirdiğimizi düşünebilir miyiz? Sabah kahvesi, yemek sonrası sigarası, bir işi tamamlamanın verdiği doyum, leziz bir öğün, sevgiyle sarılan bir karşılama, kitap satırlarının arasına saklanmış düşüncelerin keşfi, zevkin en yüksek noktasıyla sonlanan bir sevişme, ezgilerin içerisine saklanan anılar, varlığın içinde eriyip hiçliğe ulaşacak kadar samimi bir ibadet, ince dokunmuş bir sanat eseri karşısında hissedilen yetersizlik, günlük mücadelelerde haklı çıkmanın gereksiz onuru, alkol neşesi ya da hüznü… Benim şimdi aklıma gelen günlük hazlar. Hiçbir hazzın olmadığı bir günü nasıl tarif edebiliriz? Kâbusların ziyaret ettiği uykuların içinde bile mücadelenin yarattığı hazlar saklı değil midir? Ağrı ve kramplarla dolu hastalıklı bir gün belki arayışımıza cevap verebilir ama acının içinde bile belli bir dozda haz yok mudur?

Üzüntülerin, mutlulukların, davranışların, hareketlerin, duyuların içine saklanmış irili ufaklı hazları bulup çıkartır ve yola devam ederiz. Hazları aramak bile haz kaynağıdır bazen. Ulaşılması muhtemel -belki de imkânsız- hazların peşinden koşarız. Kavuşulamamış bir sevgilinin hayali, kazanılmamış paraların sağlayacağı refah, çıkılmamış bir seyahatin vereceği ferahlık, sıla düşüncesi, umutlar ve diğerleri bizi kısa, tatmin edilmemiş lakin tadına doyulmaz mutluluklar içinde buldurur.

Bu kadar haz tarifi yeterli kanımca. Aslında bahsetmek istediğim hazların niteliği değil niceliği. Dünya üzerinde yaşayan insan sayısı, sınıflar, fakirlik, sömürü, ortalama bir insanın sahip olabildiği kaynaklar düşünüldüğünde yaşamın içinde saklı bulunan haz kaynaklarının ne kadar yetersiz olduğu görülecektir. Haz pastası çoktan dilimlenmiş ve çoğumuza düşen de sadece ufak kırıntılar. Artık doğa güzelliklerine; deniz, kumsal, dağ yürüyüşleri, ormanlar vb. ulaşabilmek için belirli bir maddi güce ve zamana ihtiyacımız var. Sanat eserlerini görmek, hissetmek, yaşamak için zaruri olan para ve zamansal gereklere söz konusu eseri anlamlandırmak için lazım olan emek de ekleniyor. Sağlıklı, taze, organik lezzetleri tadabilmek artık belli bir zümrenin elinde. Duygusal hazlar yalnızlığa ve yabancılaşmaya kurban verilmiş. En değerli hazlar ancak paranın açabileceği kasalara kilitlenmiş. Elimizde kalan haz kaynakları -çok çeşitli olsalar da- iyi tanımlanmış bireysel konfor alanlarına hapsedilmiş durumda.

Binlerce yıl önce tarım insanı doğadan kopardı ve köy yaşantısına mecbur etti. Konfor uğruna tabiattan vazgeçişin ikinci önemli adımı modern zamanlarda gerçekleşti. Tükettiği şeylerin çok azını üreten, üretilen eşyanın çok küçük bir kısmında dahli bulunan bir insan portresi ortaya çıktı. Modern insanın tarih öncesi çağlardan çıkışından bu yana içinde taşıdığı doğadan kopmuş olma ıstırabına verdiği haz cevabı nedir? Çelişkili mevcudiyetimizi sürdürebilmek ve yaşama katlanmak için ihtiyaç duyduğumuz haz ihtiyacını nasıl karşılıyoruz? Haz ekonomisinin verdiği açığı kapatabiliyor muyuz? Yoksa bir darboğazda mıyız?

Sorular ve verilecek yanıtlar hayli çelişkili olsa da durumun tanımının doğrudan yaşamak yerine çoğunlukla dolaylı olarak yaşamak olduğu söylenebilir. Her çift göze bir ya da birçok sayıda ekran sunulması bu yüzden; zaman sıralamasıyla radyo, tv, internet, sosyal medya aslında modern çağ haz ekonomisi krizinin aşılması için yaratılan araçlar. Doğrudan yaşamak yerine ilgilendiğimiz hazzı yaşayan insanları izlemeyi seçiyoruz çoğu kez ya da kısa, sindirimi kolay hap gibi rafine hazlarla vakit dolduruyoruz. Tiktok, reels videoları, sonsuza dek akan sosyal medya görüntüleri, porno, yemek tarifleri, alışveriş siteleri, sürekli paylaşılan fotoğraflar liste uzayıp gidiyor. Artık yaptığımız şey yaşamak değil izlemek; hem de hiçbir şeyin zorluğuna katlanmadan, ter dökmeden önümüze sunulan fastfood hazları tıkınıp duruyoruz.

Sentetik hazların yan etkilerine de katlanmak durumundayız. Bir türlü karnımızı doyurmayan ve sürekli açlık hissettiren bu hazların kesintisiz olarak tüketilmeleri ve yerlerine yenilerin konulması sistemin zorunluluğu. Saat başı sigara içmeli, telefon ekranından ayrılmamalı, sık sık düzenli olarak çok yemeli, şeker krizleri çikolata, tatlı, kola vb. şeylerle gidermeli, alkol bulamazsak depresyon haplarıyla günümüzü gün etmeli ve bütün bunları ve dahasını yaparken kendimizi suçlu hissetmeliyiz. Çünkü bireysel sandığımız sorumluluğu başkalarına yüklersek ve sorunu toplumsal bir hâle getirirsek çaresizliğimiz ve çözümsüzlüğümüz bizi kahredebilir. Şimdi biraz kendi durumum hakkında bilgi vereyim.

Evet, gün içerisinde telefona ayırdığım süre bir hayli fazla, artık okumaya daha az zaman ayırıyorum; fazla kilolardan mustarip olduğum, kahvesiz yapamadığım, akşamları televizyon karşısında nakavt olmuş bir boksör gibi yattığım, bilgisayar oyunlarında sürekli kazanırken kendimi kaybettiğim doğrudur. Ben de herkes gibiyim; ne eksik ne de fazla.

Özetle hiç tatmadığımız ya da ancak emekle kazanabileceğimiz birçok hazzı kaybettiğimiz ortadadır; kaslarımız, sırt ağrılarımız, göz bozukluklarımız, kalıcı olarak eğilip bükülen vücutlarımız çoktan bu yenilgiyi ilan etmiş gibi.

Binlerce uyaranın içinde kobay bir fare gibi dolanırken “Ben artık ekranları izlemiyorum, ben artık yemiyorum, ben artık içmiyorum, ben artık tüketmiyorum,” deme lüksüne maalesef sahip değiliz. Yaşadığımız şey ahlak kurallarıyla istemimizi dizginlemeye çalışan haz ekonomisine benzese de durum bunun tam tersi. Her türlü açlığı körükleyerek yaratılan garip bir ahlaki düzen yaratılmış ve eskiden insanlığa dayatılan şey, şimdi gönüllük esasına dayanıyor ama ne uğruna?

Haz Ekonomisi. Sözlük tanımına göre haz: “Bir şeyin… | by Mehmet Engin Ayatar | Yazı Rehberi | Medium